Tunceli İli Mazgirt İlçesi Kupik (Gelincik) Köyü Resmi Web Sitesi [Hun Bî Xêratin]Dersimli.h uy
  GELENEKLER
 

Bolgemizdeki ocaklar, Mursidlik, Kirvelik, Dogum ve dugun torenleri, Bukabarane, Gagand,suc ve ceza, Gulbeng, Klamlarin icerigi, oyun turleri, Xizir, vs konularinda....

BABA MANSUR (BAMASUR) VE TORUNLARI

  Seyfi MUXÛNDÎ

Baba Mansur (Bamasur) Alevi Kızılbaşlar için önemli bir kişiliktir. Burada onun tarihsel yaşamını geniş olarak ele almayacağım.  (Bu daha ilerde geniş olarak ele alacağım bir araştırma. Bununla ilgili geniş bir alan araştırması ve tarihsel bilgiye sahibim) Ancak gerek kitaplarda gerek Internet sayfalarında karşılaştığımız yazılar ve yorumlar bir Bamasurlu olarak bize uymayan bir çok çarpıtıcı yazılarla karşılaşmaktayız. Okuyucuyu sıkmadan öz ve kısa başlıklarla ele alalım.

1-) Resmi ideoloji doğrultusunda kendisine aranan kimliğe baktığımızda Ata Mansur olarak tanıtılmış. Oysa Ata Mansur bir Pir değil Bir Han’dır. Bir kimlik arayışında Alel aceleyle tarih sayfalarında Mansurlar taranıp en yakın bu kişi uygun bulunuş.

2-) Ata Mansur Türbesi Muhundu da değil Elazığ’dadır. Baba Mansur tamamen farklı kişiliktir.

3-) Baba Mansur’un ilk yerleştiği yer Şöbek değil, Muxundu Ovay Seyidan Mahallesidir.

4-) Duvar yürütme bir defa Muxundu’da Kureyş’e karşı yürütmüş. Bu sahnede Türk Alaattin Keykubat yoktur. Zaten Çok daha önce gelmiştir.

5-) Son yüz yıla kadar da tekkecilerle ilişkiye geçilmemiştir. Hacı Bektaş Tekesi ile bağları yoktur.

………………………………………………….

Ne gariptir son yıllarda bütün ilişki yukarıdaki alanlar etrafında şekillendirmeye çalışılmaktadır.

Gelelim Baba Mansur torunlarının bugünkü sorumluluklarına, Mansur Savaş kaybedince kaçıp Muxundu’ya saklanan ve sonra da yerleşen bir Türk Beyi olabilir. Direk Arabistan’dan gelen bir saf Arap olabilir. Yöre halkı içinde çıkmış bir Kürt olabilir. Bugün üzerinde durmamız gereken nokta şudur.

Her nerede gelirse gelsin. Muxundu’ya yerleştikten sonra Yöre halkının gelenek ve göreneklerine kaynaşmış. Onların geleneğini örf ve adetlerini benimsemiş onlarla birlikte yaşamayı sevmiş ve onlardan biri gibi olmuş. Geldiği yerdeki yaşamı terk edip konduğu yerin yaşamına uyum sağlamıştır. Bu nedenle dolayı Yöredeki Şadi, Xıran, Hizol, Butan… gibi aşiretlerin güvenini ve sevgisini kazandığı için  onlara Pir olmuştur. Onların dili ve geleneği ile yaşamaya devam etmiştir. Günümüzden iki kuşak geriye gittiğimizde Bamasurların Türkçe konuşmadığı tamamen Kürtçe konuştuklarını görüyoruz.

Kürt kökenli aşiretlere kaynaşarak onlardan biri olduk. Bugün yüzlerce yılın yaşam ve geleneğini bir anda inkar edip geçerseniz. Size inanan, sizi kendinden biri olarak gören ve sizi Pir olarak bağlanan Şadi, Hizol Xıran Butan……halkına ihanet. Onlara yapılmış bir hakarettir. Kökenimiz ne olursa olsun ve nereden gelirse gelsin, Tarihsel evrim biz Bamasur seyitlerini Kızılbaş-Kürt yaptı. Utanmayın Bir seyit Türk’tür, Kürt’tür, Arap’tır, Acem’dir, Farisi’dir…… Kısacası 72 millettin hepsidir. Mademki Alevilik Evrenseldir diyorsak bundan rahatsız olmayalım, bilakis gurur duyalım.

Başına fötr takmakla Pir olunmaz.

38 unutmakla ve “ Zaten Dersim’liler Hak etmişti” demekle kendi geçeğinize darbeyi vurmuşsunuz.

Kendi tarihinizi resmi ideolojiye yazdırmakla yok olursunuz.

En önemlisi de, kendine talip edindiğin ve yol evladı olarak gördüğün insalardan kendini ayrı görmek onlara hakarettir. Onlar dar günde yanımızdaydılar. Buna hakkımız yok.

Sisteme değil özüne yakın ol.

Seyfi MUXÛNDÎ

 

  PİR SULTAN ABDAL’IN
                  YALNIZLIĞI
                              Seyfi      MOXÛNDÎ (MUXUNDİ)
Pir Sultan Abdal bir halk ozanı olarak gerek kendi döneminde gerek günümüzde ulu ozanların başında gelir . Her zaman  baş tacı yapılmıştır. Sadece Alevilerce değil aynı zamanda Anadolu’daki demokrat insanlar tarafında da sahiplenilmiş sahip çıkılmış bir kişiliktir. Ama Pir Sultan sadece koynunda sazı boynu bükük bir derviş değil. Pir Sultan Abdal’ın bir de SAVAŞÇI yönü vardır ki Pir Sultan’ın bu yönü hep buruk kalmış. Pir bu yönü ile aynı zamanda yalnız kalmıştır. Güvendiği toplum arkasındaki kitlenin önemli bir kesimi onu yalınız bırakmışlardır. Bu yalnızlık, bu savaş meydanında bırakıp kaçma, kaderine terk ediliş Pir Sultanın şiirlerine yansımış. “Dostlarının” sadakatinin ne kadar olduğunu Pir’in kendi şiirlerinden bakalım. Önce olay tarihindeki kişilerin tavırları sonra da şiirlerine yansıyanları ele alalım.
Ali Baba Pir Sultan Abdalın Musahibidir. Ocakzade değil, Bektaşi geleneğine bağlıdır. Pir Sultan ise “Pir Sultan Bektaşi değil bir Alevidir Ocazadedir.” (Pir sultan Abdal A. B.  Gölpınar/ P. N. Boratav s.31)  Yönü hep Doğuya dönüktür(a.g.e.) Musahipliğin burada özelliğini ele alacak değilim ancak. Şu kadarını söyleyeyim. Musahiplik uğruna baş koymaktır. Eğer Musahibin başı gidiyorsa sen de başını vermek, yanı başında yer almak zorundasın.
Bu konuda Şah Hatayi:
Musahip davasın kılan evvel başka bir hali gerek,
Ruhu hem ruha ulaşık, cesed dahi ölü gerek. (age. s.200)
 Oysa Ali Baba Hızır Paşanın zorla veya isteyerek gelen güruh arasında yer alarak. Taştan farksız gül atarak Pir’i yalnız bırakmıştır.
Dar günüm de dost düşmanım bel oldu.
On derdim var ise şimdi ell oldu.
Ecel fermanı boynuma yaktı.
Gerek asa gerek vuralar beni

Pir Sultan Abdalım can göğe ağmaz.
Haktan emr olunmazsa irahmet yağmaz
Şu elerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaralar beni. (age. s. 59)
Dediği gibi saf değiştirmeye karşı:
Önüm sıra kırklar pirler çekildi,
Artık beyler bizi dilemesinler.(age. S 47)
Ayrıca Daha önceleri Musahip bellediği kişinin yar olmadığını öğrenmiş ki. Şah’ın yanına varınca:
Bülbül gerek gül dalına konmaya,
Şah İsmail gibi sema dönmeye..
Musahibin yok mu derdin yanmaya,
Neye geldin derler Urum sofusu. (age s. 48)
Ali Baba’ya tam güven duymayıp Eğer ! ile:
Ali Baba eğer söze uyarsa
Emir Huda’nındır Beyler kıyarsa
Ala gözlü yavrularım duyarsa
Alım çözüp karalar bağlamasınlar.(age s.46)

Alı çözüp kara bağlamak mücadeleden vazgeçmektir. Pir buna karşıdır. Diye sitemini ve yalnızlığını dile getirmiştir.
Sünni kesimlerde Hızır adı olmaz olanın da geçmişinde Alevilik veya Bektaşilik vardır.  Hatta Suudi Arabistan’da böyle bir adla karşılaşmayız. Yukarı orta Doğu ve Özellikle Anadoluda Alevilerde ve Bektaşilerde rastlarız.  Bu nedenle Hızır Paşa köken olarak Bektaşi’dir.
Hızır Paşa ikrarına durmadı.
Sıdı dinsiz imansız vefasını,
Bir Türkü paşa etsen vaktin kutbu,
Evvelce astırır öz babasını. (age. s.70)
 İstanbul da yetişip geldikten  sonra Devlete güven sağlamak ve yaranmak için (şiirde de belirttiği gibi)Pir’i asar. Can gözü açık bir pirin kendi itlerini tanıdığı halde Hızır Paşayı Hayda hayda tanır. Zaten Sünni biride gelip Destur istemez. Onun için Pir Sultanı Sünniler değil Bektaşiler asmıştır. Aynı Bektaşiler değimliydi ki Çaldıranda Alevilerin baş düşmanı Yavuzun yanında yer aldılar. 
Bugün  dahi bazı haksızlıklara karşı tepkili olan duyarlı insanlara karşı Alevi geçinen bazı kesim çirkin bazı tepkilerin arkasına sığınıp “Devlete karşı geliyorsunuz” sistemin yanında yer alıyor duyarlı insanları bir çırpıda yok etmeye kendilerini de Alevi merkezi görmüyorlar mı? Pir Sultan:
Pir Sultan Abdal’ım ey dede himmet,
Kendine cevretme aleme rahm et.
İstanbul Şehrinde ol sahip devlet,
Tac-ı devlet ile salınmalıdır.(age. s. 34 )
Diyerek bugünkülerden çok farklı bir mücadele sergilemiştir.
Pir Sultan’ın yalnızlığını anlatan şiirlerden kesitler vererek. Yorumu okuyuculara bırakalım.
Ayağına  çeker …. Çarığı,
Hiç gitmiyor ökçesinin yarığı.
Osmanlıda yiyecisi sırığı,
Tabanı dibine değer kaçtığı zaman (age. s.57)

Pir Sultanım niye geldin cihana,
Kusur senin imiş etme bahane.
Evvel kullar yalvardı Sultana,
Şimdi nimetçi ettin kula sultanı(age. s.58)
 
Pir Sultan Adal’ın mürüdleri azmışlar,kendilerine eza, cefa, ediyor diye Pir Sultanı Hızır Paşaya şikayet etmişler.Bunun üstüne  Pir Sultan Şu dermeyi söylemiş. (Pir sultan Abdal A. B.  Gölpınar/ P. N. Boratav s. 61)
…………………
Besbelli ki bu kusurlar hep bizde
Şimdi edepsizler gönülde gözde.
Edep haya yoktur gelinde kızda,
Şimdi haktan yana göçülmez oldu.

Pir Sultan Abdalım gözümün yaşı.
Ağlarım bulunmaz derdimin yaşı.
Çıktı elden çıktı mahlukun başı.
Kimseye gizli sır açılmaz oldu. (age. s.61)
………………….
Şahı sevmek suç mu bana ,
Kem bildirdi beni hana.
Can için yalvarmam sana
Şeyinşah bana darılır. (age. s.71)
………………………
Yorulan yorulsun ben yorulmazam.
Derviş makamında ben ayrılmazam.
Dünya kadısına ben sorulmazam,
Kalsın benim davam divana kalsın. (age. s.68)
…………………..
Bir arzuhal yazdım gül yüzlü şaha
Gelsin beni elde alsın ha nolur.
Beni yalvartmasın o padişaha.
Canıma yetişsin gelsin ha.nolur

Kollarıma zincir taktı muhanet,
Senden başkasına eylemem minet.
Arzuhalım güzelce pire ilet,
Perişan halimi görsün nolur. (age. s.81)
………………………
Pir Sultan Abdal’ım deftere yazar
Hilebaz yar ile olur mu pazar.
Pir merhem çalmazsa yaralar azar.
Seversen Ali’yi değme yarama. (age. s.98)
…………………………..
Abdal Pir Sultanım gönlüm hastadır.
Kimseye diyemem gönlüm yastadır.
Bilmem deli oldu bilmem ustadır.
Şöyle bir sevdaya saldı beni (age. s.150)
…………………………….
Bozuldu yolcular yollarda kaldı,
Ayin erkan gitti dillerde kaldı.
Bendelerin zayıf hallerde kaldı.
Beklerim yolların gel efendim gel. (age. s.274)
…………………….
Gidi gideceğim yolda kalmadı,
Güzel şah gelir dedim gelmedi.
Pirimizden bize himmet olmadı,
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Urganım çekildi sığındım dara,
Üstüme döküldü ağ ile kara.
Muhbirim üstüme çıralar yara,
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Pir Sultan Abdal’ım kolum büküldü,
Aktı gözüm yaşı yere döküldü.
Ahir urgan boğazıma takıldı.
Erler himmet edin ben gidiyorum, (age. s.283)
………………….

Pir Sultan Abdal’ım destim damanda
İsmim Koca Haydar nesli Yemen’de
Garip başa bir hal gelse zamanda
Orda her kişinin dostu bulunmaz. (age. s.32)
…………………….
Pir Sultan Abdal’ım gülmez oldu.
Kurudu çeşmim yaşı silmez oldu.
Geçecek yollarım bilinmez oldu.
Kesilmiş kervanım yollarda kaldım( Cahit Öztelli P. S. Abdal s.203)
………………………….
Pir Sultan Abdal’ım gündür ava
Çektiğim emekler hava
Nasihatim olsun sana
Sen hatırlar yıkma gönül. (age. s.275)
Bugün Hızır paşa gibi mevki sahibi olanlar bulundukları yeri kaybetmemek için tıpkı Hızır paşa gibi davranmakta geri kalmıyorlar.
Kendi özüne ihanet edenler, bu yazıyı okuduktan sonra şapkalarını önlerine koyup bir kere daha düşünürler. Ne gariptir ki önderler kendi yaşam dönemlerinde ihanete uğrayıp sonradan anlaşılır oluyorlar.  Daha düne kadar varma yezidin yanına diyenler, bugün onların eteğinin dibinde çıkmıyorlar. Cami ile cem evi aynıdır diyorlar. Pir Sultan Abdalın döneminin ihanetçileri olan bunlar kim midir? Onlar da, ben de, sen de, biz de hepimiz biliyoruz. Hiç boşuna saklanmayın.
                                      Seyfi     MOXÛNDÎ (MUXUNDİ)

 

YİTİP GİDEN BİR GELENEK “BÊRΔ
                                          Seyfi MUXÛNDî

Bir gelenek özelliği olan "Berî", tarihi görevini tamamlayarak zaman çığırı içinde kayıplara karıştı. Giderken, kendisiyle birlikte birçok geleneği de alıp götürdü. Bir folklor mozaiği olan "Berî" günümüz dünyasının ekran oyunları karşısında sessiz sedasız yitip giderken,.yaşı kırkın altında olanlar, köyde bu. geleneği görmek şöyle dursun belki de hiç duymamışlardır.
"Berî" geleneğinin özelliğini ve önemini an­latmadan önce, bu gelenek ile beraber anılan bazı terim ve kavramlar üzerinde durmak gerekir. Bu kavram ve terimler anlaşıldıktan sonra, Berî'nin kültürel ve yaşamsal önemi daha iyi anlaşılacak­tır.
Bu gelenek, Dersim'in Mazgirt/ilçesinin Mûxûndû (yeni adı: Darıkent) köyünün Gaz mezra­sından derlenmiştir. (Buradaki Gaz'ın anlamı ha­va değildir. Yörede yüksek yerleşim yerlerine "Gaz" denir.) Bu gelenekle ilgili daha önce bir yazının yayınlanıp yayınlanmadığını bilmiyorum, Bu derlemeyi yaptıktan sonra Hozat, Hınıs ve Varto bölgesin­deki yaşlılara okuduğumda, onlar da bu geleneği hatırladılar ve kendi yörelerinde anlatılanla pek farkının olmadığını söylediler.
Öncelikle, "Beri'nin” morfolojik açılımını ya­pacağım. Aynı zamanda Berî ile birlikte anlam bütünlüğü sağlayan, Berî geleneğinde adı sıkça kullanılan "Dara Berîye, Meğel, Keşkek, Gîya-şîr, Havîn, Meşk, Kilor, Lole, Sor-dar, Sıvan, Kêrî, sêpî" sözcükleri ile bu sözcüklerin anlamları üzerin­de duracağım. Ardından konumuza döneceğim.

Bêri:
Bêri, köyün hayvanlarını herhangi  bir gölgelikte toplayıp, hayvanları, orada dinlendirme. Süt sağımını yapma olayıdır. Bêrî sözcü­ğü, "güneşe bakan taraf, yan" anlamında da kullanıldığı gibi, Bir diğer anlamı ise "yola giden, yala gitme ânlamındadır. Dersim böl­gesinde bazı sesler ve heceler, sözcüğün başına ya da sonuna geldiğinde, o söz­cüğe kutsallık kazandırırlar. Örneğin, "Ba, bo, bı, bu, be, bi - ra, ro, rı, rî, rû" ses ve heceleri. Bu anlamda, Bêrî sözcü­ğünün açılımını yapacak olursak,
Ba = Rüzgâr
Bav = Baba, ata
Bi (Bı) = Ard (Ardında)
BS = Ardında
Be = Yolunda
Ba = Ulu kişi
Berf = Kar, beyazlık, temizlik
Aynı özelliği daha geniş olarak "ra" ses grubunda da görebiliriz:
Ra = Tanrı
Ro = Güneş, gün, ışık
Roj = Gün, güneş. ışık
Ru = Yüz
Rî = Kemalet, sakal
Ri (Rı) = Yol
Re = Yol gibi sesler kutsallık içerirler. İşte bu noktada "Berî" sözcüğü, kutsal bir terim özelliği kazanır. Bir bereket yeri olan Berî, isim babalığını bu seslerden almış­tır. "Be" (ardında), "rî (rı)" (yol) anlam­larını birleştirdiğimizde "yol ardında, yol gösterme" anlamına gelir. Güneşe taraf, güneşe (ışık'a) doğru anlamı da göz ardı edilmemeli. Dara Bêrîye (Berî Ağacı)
Dar, başlı başına bir kutsallık ifade eder. "Dar" (Ağaç), göğe doğru yönel­mesi ve uzaması özelliği ile Tanrı (Ra)'ya doğru uzanmak isteyen bir canlı gözüyle bakılmıştır. Da-ra kelimesinin "da"sı, "du" kelimesinin "da"ya dönüşü­mü ile oluşmuştur, "du" (ardında, arka­sında, izinde) anlamı taşımaktadır. "Ra" (Tanrı, Güneş) anlamı taşımaktadır. Du­ra (Dara) "Haq'ın arkasında", "Haq'ın izinde" anlamına gelir. Bu anlamı bir başka sözcük ile pekiştirmek gerekirse, Sindor (sınır); sin (ara, aralık), dor (dar-ağaç). Tarla sınırında bile ağaç kutsallığı­nı korumaktadır. Köylülerin, ağacı sınır olarak kabul etmeleri, yörede yaygındır. Tanı’ya doğru, Güneş'e doğru gitmeyi esas alacak olursak, "Dara Beriye", be­reket getirmenin, berekete ulaşmanın bir ifadesidir.
Meğel (Beri):
"Me" (biz), "gel" (oturma, dinlenme) anlamına gelir. Genel olarak Beri anlamı­na gelse de, daha dar bir anlam taşır. Ge­nellikle hayvanların dinlendirildiği, otu­rumunun sağlandığı dar bir alandır. Sade­ce gölgelik yer için kullanılır. "Zeğel" (uyuşuk), miskin, üşengeç olanlar için kullanılır.
Keşke:
Bulgur ve ayrandan yapılan, pilavımsı bir yemektir. Tabağa döküldükten sonra, ortasına çukur açlıp eritilen tereyağı dökülür.   Berî'nin en onursal yemeklerin­den biridir.
Gîya-şîr (Süt Otu):
Bu ot, kaynatılan sütün altına, ateşe atıldığında tütsü gibi çıkan dumandan dolayı süte bereket ve bolluk sağladığına, yağın çoğalmasına katkı sağlayacağına inanılırdı. Bu otu aynı zamanda mayala­nan süt kabının etrafına ve altına sarmak­la, yağın çoğalacağına inanılır. Beri günü çobanlar bu otu kadınlara hediye ederlerdi.(Şıvan), bu ottan "Kewanî"lere (süt sağan kadınlara  evin hanımı) hediye etmeyi onur sayarlardı.
Havîn (Maya):
Maya anlamına geldiği gibi. bir diğer anlamı da yaz mevsimi demektir. Ha-hu-hû-hı-hî gibi gerek Arap. gerek Pers ve gerek Partlar'dan etkilenilmesi ile Hu kavramı esas olarak bu bölgenin kutsal terimlerinden biridir. Hu, yapıcı ve yara­tıcıdır. Süt gibi bir maddeyi yoğurda, peynire dönüştürebilir kerametidir. "Vin" (ardından) anlamındadır. Tanı’nın (Haq'ın) maddeyi değiştirip ardından başka şeye dönüştürme yeteneğidir. Ha, Haq sözcüğünün ön harfleri olması "Havin"e kutsallık onuru sağlamıştır. Kürtler. s i ti sürerken öküze "Ho bave mın" (Yürü baba öküz - yürü babam) cümlesi ile öküzü çağırırlar ve yürütürler.
Meşk (Tuluk):

 

 

Keçi postundan yapılan tuluk (yayık), yoğurdu çalkalayıp içinde yağı olgunlaştırıp kıvama getirerek ayrandan ayırtmak amacıyla kullanılır. Alevi inancındaki "Meşk olmak" terimi, ismini bu yayıktan mı almış, yoksa tuluk mu ismini Meşk olmaktan almış. Ya da ikisine birden mi bu isim verilmiş, bilemem ama "Meşk" (olgunlaşmak, kendinden geçmek) bu açıdan kutsal bir terim niteliğindedir. Şu da göz ardı edilmemesi gereken bir ger­çektir: Tıpkı Alevi inancı gibi Meşk, İs­lam öncesi insanın hayvanı evcilleştirme tarihi kadar eski bir kavram olduğu orta­dadır.
Kılor (Peşere) (Yağlı Ekmek)
Kılor. köken olarak "Gilor" (yuvar­lak) kelimesi ile aynı anlamdadır. "Gı nın-Kı ya dönüşümü ile oluşmuş­tur. Hamurun katları arasına yağ sürül­dükten sonra bazlama gibi yuvarlak açı­lıp sacın üstüne atılır. Yüzeylerine de yağ sürüldükten sonra pişirilir. "Bêrinin” en onursal yemeklerinden biridir.

 

 

Sor-dar:
Bu ağaç kabuğunun Türkçe sini bilmi­yorum. "Meşk" kırmızılaştırmak amacıy­la kullanılan bir ağaç türüdür. Bu ağacın kabukları soyulur, bununla tuluk (meşk) terbiye edilir. Terbiye edilmezse Meşk kokar, yağ ve ayran bozulur. Sıradan bir ağaç kabuğu olmasına rağmen ninem, ben küçükken, "Nine, bu neden yapıl­mış'/" diye sorduğumda, bana, "Bu kabuk sırdan(Ji sırê Xadê Çêbîye)" cevabı verir­di. Tabii ninem, bu sözün kendine ait olmadığını, kendinden öncekilerin de ona böyle dediğini ihmal etmedi. Bu sadece bir varsayım. Sor-dar sözcüğünün morfo­lojik açılımını yaptığımızda, Sor = kırmı­zı, sor = ateş, sor = sır anlamında da kul­lanıldığını görürüz. Sor = ateş, ra = Tan­rı, aynı zamanda od = harareti temsil etti­ğini de dikkate almak gerekir. Dar ise ağaç anlamında ektir. Buradan hareketle insanların bu kabuğu Sor-dar ' unvanı ile isimlendirmeleri bilinçli seçil­miş bir yakıştırma olduğu kanısındayım. Meşk, Sor-dar ile terbiye edildikten sonra yedi kız tarafından çalkalanıp Meşk'in kıvama getirilmesi halinde bereket ve bolluk olacağına inanılırdı.
Lole (Lolî)

 

Meşk ile Lolî ayrılmaz ikilidir. İki ayrılmaz dostun dostlukları, yörede ata­sözü olmuştur. "Jı hevra waki Meşk û Lolî ne" (Onlar birbiri ile Meşk ile Lole gibidirler). Evet, Lole, Meşk'in ön ve ar­ka ayakları için kullanılan 35-40 cm. uzunluğundaki yuvarlak tutaçlardır. Biri ön iki ayak, diğeri de arka iki ayak arası­na yerleştirilir. Ön ve arka ayaklar ara­sındaki Lole (Loli) birbirine "kerî" denen yassı bir ağaçla bağlanır. İnsanların hay­vanları evcilleştirdikten sonra onların ürünlerinden yararlanmayı da öğrenince, yaşamı ortak kılmak için dayanışmayı da birlikte oluşturmuşlardır. Meşki yaymak için bir tarafta erkek (Lo), diğer tarafta da kadın (LS) tutarak yayma işini yürüt­müşlerdir. Tutaçların adının Lole olması bundan kaynaklanıyor olsa gerek. Loli aşiretinin bu kavramla ilişkisinin olup ol­madığını bilmiyorum. Kimi görüşlere göre de Lo=Adem; Le= Havva'dır. Ayrı­ca Loli aşiretinin hayvancılıkla uğraşan bir aşiret olması da yine birçok tarihçinin ortak fikridir.
Kêrî:
Ön ve arka Lole (Loli)leri birbirine bağlayan yassı değnek. Eskiden bu değ­neklerin oldukça işlemeli bir yapısı vardı. Okula gitmeden Önce bu işlemeleri yazı sanırdım. Gergef yastıklar üzerindeki şe­killeri andırırdı. Bugün bu yastık ve kilimlerdeki işlemelerin Sümer yazı sem­bolleri olduğu bilinmektedir.
"Kêrî"nin morfolojik açılımını yaptı­ğımızda, "Kêrî" bıçak anlamına geldiği gibi, ke, ko (dağ), kerık (bağlantı), kerik (kulak) anlamına da gelmektedir. Rî'nin "yol" anlamına geldiğini yukarıda açıkla­mıştık. Ön ve arka Lole'yi bağlayan araç anlamında olması, önemlidir. Ayrıca, er­keğin cinsel organın da "Kêrî" sözcüğü­ne yakın bir anlam taşıması da düşündü­rücüdür. Kısacası Kêrî de kutsal üretimin bir aracı olarak bu geleneğin içinde yeri­ni almıştır.

Şivan (Çoban)
Şivan kavramı, insanın hayvanı evcil­leştirmenin ürünü bir sözcüktür. Çok tanrılı döneme aittir. Şı-şa-za sesleri, ışık anlamındadır. Alevi toplumunun "Şahla­rın Şam" deyimi, "za û za"dan kaynak­lanmıştır. "Şah-û-şah" "Za-û-Za"yı aynı  anlamdadır  ve  "Işıkların ışığı"  anlamı­na gelir.
Şa-şı (ışık) van=hizmet ve onurlandır­ma anlamındadır. -Van sesinin örnekleri­ni çoğaltacak olursak ga-van da aynı an­lama gelir. Mi-van-me-van (biz hizmet ederiz), re-van (süvari, yola hizmet eden, giden), re=yol, -van=hizmet; Havin (ma­ya), mayalamaya hizmet eden anlamına gelir. Dolayısıyla kutsal bir hizmet yürü­ten kişi anlamına geldiği açıktır.
Şivan'ın diğer bir anlamı da şudur: Şı-va=geri, an-anin=getiren. "Geri getiren". Kendi başına otlayan bir hayvan sürüsü, elbetteki kendiliğinden gelmeye bilir. İş­te onlan götürüp de geri getiren Şivan'dır (çoban).

 

SÊPÎ:

Sepi ayrandan yağı ayırtmak amacıyla meşkin içine konulan yoğurdun yaymak için kullanılan üç adet ağacın çatıp meşki asıp yaymaktır. Sê= üç pi=kol anlamındadır. Üç sayısının kutsallığından dolayı bu araç da kutsal ve bereket anlamını pekiştirmektedir.

 

 

 

 

 

BÊRÎ ŞENLİĞİ:
Bunlar gibi benzer birçok sözcük, ki­şi, kavram "Berî" olayında rol aldığından dola­yı da bunları açıklamak bir zorunlu­luk oldu.
"Beri" şenliğinin nasıl olduğunu, na­sıl yaşandığını şimdi açıklayabiliriz. Ge­leneğin özelliği açıklandığında toplumsal bazı değerlerin güzelliğini de göz önüne sereceğine inanıyorum. Aynı zamanda birçok değerin nasıl çalındığını ve başkalarına mal edildiğini de  göreceğiz.
Gelenek töreni yerleşim biriminin bulunduğu coğrafik konuma göre, değişik dönemlerde ya­pılsa da, sonuç olarak birbirine yakın zaman dilimi içinde yapılırdı.İlkbahar veya yaz başlangıcında:
Çok kalabalık köylerde fazlaca yapılmazdı ama 15-20 haneli köylerde 1973'lerc dek yapıldığına şahit olmuştum. Yaz mevsi­mi yaklaşınca evlerin etrafındaki ekilmiş alanlar biçilince, sürü halindeki hayvan­ların daha rahat hareket etmesi amacıyla genellikle bu tarihlerde yapılırdı. Tarım alanındaki işlerin yoğunluğuyla da çoban olmayan çocuğun da gücünden yararlan­mak için sıcak bakılan bir gelenekti. Köyde herkes sırayla (hane başı) hayvan­lara bir günlük çobanlık yapar, bu böyle nöbetleşe döner. Bu nöbetleşme olayının ön hazırlığından sonra ilk günü "Berî Şenliği" ile kutlanırdı.
Her evin çobanı Şenlikten birkaç gün önce yazıda bir araya gelir.Evlerde yağ un toplayıp, yazıda (kırda) kömbe(parğaç) yapılır köy halkı da gelip ye ve eğlenip halaylar tutulurdu. Kimi yerlerde de  bu mayıs ayının sonlarında yapılırdı. Çobanların hazırladığı bu kömbede nasiplenmek bir onur ve bereket sayılırdı.
 Berî oluşumu için gün kararlaştırılır. Kesin olmayan bu gün kararı, evdeki yetişkinlerin onayı alındıktan sonra, herkese duyurulur. O günden itibaren hazırlıklara başlanır.
"Berî"nin yapılacağı gün her evin ço­banı –(ki bu genelde o evin çocuklarından biridir)- hayvanlarını merada diğer çobanların hayvanlarıyla birleştirir. (Hay­vanlar, birbirlerine alışsın, kavga etme­sinler diye bunu birkaç gün önceden ya­panlar da vardır.) Çobanlar o gün sabah­tan öğlene kadar otlaklarda çeşitli oyun­lar ve yarışlar yaparlar. En çok oynanan oyunların başında “Çoreq'", Go-ço':' ve “paşık" oyunları gelirdi. Öğle sıcağının bastırmasıyla sürü toplanır, sulama alanı­na getirilip sulandıktan sonra "Beri mevkisine”, "Dara Bâriye"nin” altına getirilir. Gölgenin altında hayvanların meğel'i (oturması-dinlenmesi) sağlanırdı.
Sürünün gelme saatini bilen ev halkı hazırladığı yemekleri Beri yerine getirirler, Koyun ve keçiler sağılır, yemekler yenir. Süt helkelerinin etrafına, sevilen muteber hayvanların boynuzuna ve boynuna SARI, KIRMIZI, YEŞİL ipler bağlarlardı. Aynı zamanda çocukların ve çobanların bileklerine de aynı iplerden  bağlarlardı. Ayrıca çoban değneklerine süsleme yapmak ve çobanın boynuna tülbent bağlamak gelenekler arasındaydı. Ninemin bana bağladığı sarı kırmızı yeşil bileklik hala aklımda.  “sağlık bereket ve mutluluk”  olduğunu söylemişti. (Bugün kimi kesimler bunun Kürt sembolü olmadığını bazı kesimerin uydurduğunu söylese de bunu yaşadık.) Genç kızların da aynı şekilde bellerine ve saçlarına renkli ip ve tülbentlerle süslemeler yaparlardı. Bazı kadınlar ise diğer çocukların ve gençlerin bilek ve saçlarına çeşitli kurdele  ve ipler bağlarlardı. Daha sonra halaylar tutulur ve oyunlar oynanır çeşitli yarışlar yapılır. Sürü yayılmaya kaldırılınca duası verilir, Nöbet Çobanı yazıya diğerleri de evlerine dönerlerdi.
Ertesi gün sürü aynı sa­atte aynı Beri yerinde "meğel"e yatırılır di. Artık eğlence yoktu ama süt sağımı için aynı saatte gelmeyi ihmal etmezlerdi kadınlar. Bu törenler, sonbaharın ortalarına dek devam ederdi. Hayvanlar, yabana götürmekten alı konunca, nöbetleşme so­na erer, ertesi yıl, aynı gün beklenirdi.
Ama artık ertesi yıl ola­mayacak. Çünkü Berî'yi tarihe gömdük.
Notlar:
(1) Çoreq: Çoreq, çobanların en çok oy­nadıkları oyunların başında gelir. Genellikle Beri oluşmadan, her evin çobanlan bir araya gelerek oynadıkları bir oyundur.
Ço=değnek. req=oyunda vuruş sırasında çıkan ses (req'ten dolayı ek almıştır. Her ne kadar "req", bazı bölgelerde kaplumbağa, req=kuru, req=susuz yer, req=sert toprak anlamlarına da gelse, buradaki anlamı sade­ce ses anlamındadır. Tıpkı çıtpıt gibi.)
Çoreq oyununun kuralları ise şöyledir: Ebe seçilir. Ebe değneğini 5-6 metre ilerde atış çizgisine paralel olarak yere indirir.(Bazı yerlerde ebe değneği dikey olarak da dikilirdi). Di­ğer oyuncular cirit şeklinde değneğe vurup, değneği çizgiden uzaklaştırmaya çalışırlar. Ebe, yerinden oynayan değneği alıp yerine koymaya çalışır. Yerine koyma zamanı için­de atıcılar kendi sopalarını alıp bir an önce kale çizgisinin arkasına ulaşmaya çalışırlar. Kişi (ebe), değneğini belirlenen çizgiye yerleştirmeden, herhangi bir oyuncuyu ko­valama ve yakalama hakkını kazanamaz. Atıcılardan herhangi biri. değneğini attıktan sonra alıp gelme işini bütün oyuncuların atı­şı bitirme süresi içerisinde alıp getirme zo­rundadır. Getiremezse zorunlu olarak ebe olur. Oyun, değişik yörelerde, farklı küçük kurallar konsa da, ana teması korunarak bu şekilde oyna maktadır.
(2) Go-ço: Go=top, ço=değnek (sopa). Bez-bol oyununun ta kendisi. Bu oyunu ge­nellikle Karakocan (Dep) bölgesinde oynar­lardı. Oyunu ilk defa orada görmüştüm. Topa=Go, küçük toplara da "Gok" dendiğini de yine o bölgede öğrendim. Karakoçan'ın (Dep) Xormek ve Deştê-Aşan köylerinde yoğun olarak oynanırdı. Oyun topu, bezden dikilmiş, içi sıkıştırılmış keçi kılı ile doluy­du. Daha sonraları keçi kılının yaylanmaya yardımcı olduğu için kullanıldığının kanısı­na vardım. Oyun kural olarak bugünkü Bez-bol kurallarının aynısını içermektedir, diye­bilirim. Dedemin anlatımına göre, bu oyunu eskiden Ermeniler çok oynarmış.
Go, yuvarlak top anlamındadır. Ga'nın (Öküzün) vücut yapısının yuvarlak olması nedeni ile ses benzeşmesi dikkate değer bir özelliktir. Gılover=yusyuvarlak, demektir. Go sesinin Xo sesine dönüşümüyle Xonçe=yuvarlak ekmek tahtası, yer masası oluş­turulmuştur. "Xonçey Haq", Hak'kın sofrası­nın ve Hak'kın evreninin yuvarlığıyla özdeş­tir. Aynı zamanda "Gol" (Göl), "Gola Xızir" (Hızır Gölü), gölün yuvarlaklığını vurgula­yan kutsal terimlerin arasında yer alır.
(3) Paşık: Paş=arka, ık=sınır, dikili taş, bekleme noktası, sabit yer'dir.Ayrıca Paş=arka, Şık=belli anlamı ile belli yere taş ve sınır koyma anlamı.
Bu oyun yassı ve yuvarlak taş ile oyna­nır. "Çoreq" oyununun kuralları, bu oyunun kurallarıyla benzerdir. Sadece Çoreq oyu­nunda bulunan ebe'nin yerine bu oyunda yu­varlak bir taş vardır. Çizginin (xet) arkasın­daki oyuncuların elinde iki el büyüklüğün­deki yassı taş vardır. Oyun, aynı kurallarla oynanır.
Bizim geleneklerimiz bizimdir başkalarının kültür hırsızlığına Müsaade etmeyelim.
                                                                              Seyfi MUXÛNDî

Ben düşmüşüm erenlerin derdine
Canım kurban Kerbela'nın merdine
Gözlerimle su getirdim yurduna
Sana geldim can Hüseyin merhaba


MUHAREM ORUCU ÜZERINE

Sevgili Canlar,

Bu yilki muharem orucu 10 ocak tarinde baslamistir.11 gün sürecek  geleneksel muharem orucunu  her ne kadar  kendi vatanimizdan, köyümzden ve akrabalarimizdan uzaklardada olasak   yaşatabilmeliyiz.. Insan topluluklari inanclari, örf ve adetleri, dili, rengi ve giyimi ile apayri özelikler ve güzelikler taşimaktadirlar.
 Bu farkliklari yani özellik ve güzellikleri yaşatabildigimiz oranda farkliligimiz kalir. Yoksa bizde aynilaşiriz. Aynilaşan dünyada ne ruh kalir ne canlilik  nede güzelik.
  
Burada bu vesile ile eski oruçlarin bizde nasil tutuldugunu  hatirlayabildigim kadari ile yeni  kuşak insanlarimiza aktarmak istiyorum.
Muharem orucu  tüm alevilerde ve Sii Iran toplumunda  Hz. Hüseyin’in Irak taki kerbela da şehid edilmesinin ardindan her yil  dönümünde anmak için yas tutulur. Bu yas olayinin bir seklide oruç tutmaktir. Oruç tutulan gün sabahtan akşama kadar bir şey yenilmez. Oruç tutmak için ramazanda oldugu  gibi sahura da kalkilmaz. Mümkun mertebe akşam oruç açildigi taktirde bile su içilmemeye dikat edilir. Bunun nedeni ise  kerbelada şehid edilen 72 kişinin tümünün günlerce çölde susuz tutularak ölmelerini saglamak biçiminde olmasindan ileri gelir.   Ayrica 11 günlük yası muharem orucu döneminde  saç sakal trasi yapilmazdi, hata mecbur olmadıkça banyo da yapılmazdı.
Ama degisen günümüz dünyasinda ayni biçimde sürdürmek mümkün olmayabilir. Ama günün önemi ve geleneksel kültürümüzün bir parcasi olmasindan ötürü insanlarimizin hiç olmasa üç günlügünede olsa muharem orucunu tutabilirlerse iyi olur. Kurban bayraminin 20 gün sonrasinda baslayan muharam orucu 12 gününde asure çorbasi pişirilerek dagitilir. Tüm Lodekli’lerin ve diger canlarimizin  22 ocak günü asurelerini pişirerek dagitmalri  gerekmektedir.
MS. 680 yilinda gercekleşen Kerbela faciasinin üzerinde yaklasik 1328 yil geçmesine rahmen unutulmamistir. Her yil orada yaşanan insanlik drami şahisinda tüm yasanan acilari hatirlama ve anma günüdürde. Özelikle geldigimiz Dersim ‘in her köşesi nerede ise bir kerbela kadar  acili hatiralar ile doludur. Kadin çoluk coçuk olarak 1938 toplu olarak agir makinelere verilen  ve daglarda yankilanlanan binlerce çigligin yaninda  belki kerbela vakasi cok hafif kalir.  Boşuna o gunlerde (38) de götürulen bir canımız şunu sunu soylemiyor   “bizi kerbelaya götüreceklerine kerbelayı ayagimiza getirdiler … “

Xadi muharem orucunuzu Kabul etsin

Piro Kaplan



KALO GAĞAND

Seyfi MUXÛNDΠ

Hem bir gelenek hem de bir inanç olgusu olan Kalo Gağandi'nin (Kalé Gağandı), Dersim inacında ayrı bir yeri vardır. Geleneğin en önemli özelliği dayanışmayı, dostluğu ve sevgiyi ifade eden motifleri içinde taşımasıdır. Bir arada olmayı esas alan bu gelenek muhtemelen, ilkel dönemin son aşaması ile köleci topluma geçişin ilk döneminden kalmadır. Çünkü yemek vermek, yemek şölenleri düzenlemek genellikle bu dönemlerin ürünüdür. Üretimin belirli sınıfların elinde olması ve köleliğin, "karın tokluğunu çalışmayı" esas almasından dolayı, insanlar yeterince beslenememekteydiler. Onun içindir ki insanlar, bu tür gelenekleri yaratarak bir bakıma kendi içlerinde dayanışmayı sağlamışlardır. Zamanla bu dayanışmalar, belli inançlar oluşturmuş, kutsallık kazanmış, efsanelere dönüşmüş, mistizmin bir parçası olup çıkmışlardır. Cenazelerde yemek vermek, örneğin, Yedisi Yemeği, Kırk Yemeği, Elli iki Yemeği, Sersal (Yıldönümü Yemeği) vermek, genelde bu yaşam tarzının yarattığı geleneklerin bir sonucudur. Bu tür gelenekler, insanlar tarafından çabuk benimsenmiş, süreç içinde bazı değişikliklere uğrayarak günümüze kadar gelmişlerdir. Bugün, gerek "ölü yemekleri", gerekse "düğün yemekleri" eskisi gibi ilgi görmü­yor. Bu tür geleneklere ihtiyaç kalmamış gibi gözüküyor. Karın doyurma, cazip değil. En fakiri dahi bunu karşılamada zorlanmadığını söylemekte. "Bu yemek işini kaldırın" sitemini sık sık duyuyoruz.

 

Bu sitemler yüzünden gelenekler birer ikişer yok olmayla yüz yüze geldi. Birçoğu yok oldu da... Kimileri de sembolik olarak hâlâ varlığını ismen sürdürüyorlar. Şanslı olan bu gelenekler, genellikle inanç sembolü haline geldiği için kendi varlığını sürdürmekteler.

Ölüler için verilen bir yemek olan "ölü hayırı", az çok devam edenlerden. Ama insanlar bundan da kurtulmaya çalışıyorlar. Çevreye karşı ayıp olmasın ya da "Bir hayır bile vermedi" denmesinden korktukları için istemeye istemeye bu geleneği devam ettiriyorlar.

Modern dünyanın oluşumuyla birlikte bazı gelenekler revizyona uğrada. Yemek­ler düğün salonlarında ya da lüks içkili ve ne söylediği bilinmez sanatçıların bulunduğu lokantalarda verilmeye, yenmeye başladı. Ne kadar ilginçtir ki, Alevilerin ve Mevlevilerin inanç ibadeti olan sema artık bu tür yerlere taşındı, sıradan bir halk oyuna haline geldi

 

Kelimenin Tarihsel Anlamı ve Kökeni

"Kalo Gağand" ya da "Kalé Gağandı", ilk bakışta sıradan bir anlam gibi görünür. Ama aslında, gerek anlam, gerekse özellik bakımından Hızır veya Noel Baha'dan ayrı olmayan bir kişiliktir.

Kal/=ihtiyar, lo=erkek: Erkek ihtiyar (ihtiyar erkek), ilk göze çarpan anlamıdır. Yaşamın durduğu Ocak ayında, genç bir delikanlının gelmesini beklemek mantıksızdır. Böyle bir durumda olgun, ihtiyar, gün görmüş ak sakallı birinin gelmesini beklemek bir onurdur. Tıpkı Noel Baba gibi. Derviş Gcwr gibi ya da ak sakallı Hı­zır gibi.

 

Bu evliyalar farklı kişiler bile olsalar, üstlendikleri misyon aşağı yukarı aynıdır. Sadece bunlardan Xızır (Hızır) her zaman çıkıp gelebilir, darda kalanın yardımına koşabilir. Noel Baba ile Kalo Gağand. Ocak ayının ilk günlerinde evimizin ko­nuklarıdırlar. Noel sözcüğü her ne kadar Batı terimi olarak görünse de, No=nu=yeni, e/=tanrı. Enli, Oli-Ea'dan kaynaklanmış. Yeni gün, yeni yıl ya da Tanrının kendisini yenile­mesi, Tanrı Güneş'in kendini yenilemesi, Noelleşmesi, Noel'in anlamını ortaya koymaktadır. Tıpkı jînekolog'un "jin" ön eki­ni taşımasına benzer. Eggs (eg-İngilizce)=hek (yumurta), brather (bıradır-İngilizce)=bıra (kardeş) anlamdaşlığı gibi. iş­te, kışın acımasız uzun gecelerinde gelen misafirin en onur vericisi kâmil olanıdır. Kâmil olan ise Xızır, Kalo Gağand veya Noel olur.

 

Gağand:

"Ga " sözcüğünü daha önceki yazımda açıklamıştım. Bu yüzden bu sözcük üze­rinde durmayacağım, "ğand" son eki. bastırmak, susturmak, boğmak anlamına gelir. Deyim anlamını taşıdığı gibi mecaz özellikli sesteş bir sözcüktür. "Ğand" (xendigand)=boğmak anlamı, üretken Tanrı "Ga"y içeriye kapatıp dış dünya ile ilişkisini kesmek, dinlenmeye bırakmaktır. "Altı ay boyunca bize hizmet etti. simdi ona içerde hizmet etme sırası bize düşer."

"Ğand" ekinin diğer bir özelliği de, tipinin yoğun olduğu bir dönemde insanı "xendtğand" (boğma) derecesine getirmesidir. "Çile" anlamında bir olmasıdır.

Yeri gelmişken, (Kalé Gağand ile Hızır Orucu'nun birbirine yakın tarihlerde olum sı sebebi ile) Xızır adı üzerinde gözden kaçırılan bir özellik üzerinde duracağım. Aynı zamanda her iki anlamın yakınlığını açıklayacağım.  Hızır Orucu veya Hıdır- Ilyas Orucuna, Dersimliler, "Xıderlez" derler. Halkın kendi yaşantısına ve inancı­na yakın bir yakıştırmasıdır bu.

Xı-der-lez, xı=hu (Tanrı veya Xızır), der=dışarı, açıkta kalma), lez=çabuk anlamlarına gelir. Toparlayacak olursak "Hu"nun "der"de (dışarıda kalana) "lez" (çabuk) yetişmesi... "Hu'nun dar günde yetişmesi", Xı-der-lez (Xıderlez) anlamıyla bütünleşmiştir. Dersimli. Xızır'a kendine göre kış aylarında başlı başına bir anlam kazandırmıştır. Kış mevsimi dışında da Xızır'ı, yine Xızır" olarak adlandırmaya de­vam eder. Xı=hu, zı=ışık, ra=Tanrı... Kısaca Xızır, aynı zamanda Şah u Şah, Za u Za (Işıkların Işığı) ile anlamdaştır.

 

Kalo Gağand (Kali Gağandı) Uygulaması

Dersim bölgesinde, Kalo Gağand günü kimi eğlenceler düzenlenir. Çocuklar ve gençler, o gece sakal takıp, yüzlerine un veya is sürerek çeşidi kıyafetler giyerler. Hatta bir erkek çocuk, beyaz sakal takıp (Kalo) kılığına girerken, diğer bir erkek çocuk da kadın (Fato) kılığına girerdi. Ço­cukların ve gençlerin oluşturduğu bu grubun liderleri Kalo ile Fato'dur. Dolaştıkları evlerden yiyecek toplarlar, halay çekerler ve "başkan" (çiftetelli) oynarlardı. "Kalo" ve "Fato" tiplemesine kimi yörelerde "Kalık" ve "Fatık" denirdi. Toplanan yiyeceklerin bir evde yemek olarak hazırlanmasıyla beraber bu evde çeşitli eğlenceler düzenlenir, maniler söylenirdi. Gençler burada birbirlerine karşılıklı olarak bilmeceler sorarlar, bu bilmeceler de "tiştik" diye adlandırılırdı. "Tiştik" sorulan, bir tekerleme gibi veya masalların ön cümleleri gibi genel bir tekerleme ile baş­lardı.

 

Gençlerin ve çocukların hazırladığı yemekten bir lokma almak, büyük bir sevap sayılırdı. Bu yemeği yetişenlere sunmak çocuklar için de bir onurdur.

Yılbaşı günü akşamı zırfet (zıre fet) pi­şirilir. Kalo Gağand'da yapılan zırefet'in, diğer günlerde yapılan zırefet'ten farkı, sadece kutsal bir güne izafeten yapılmasıdır.

Feth (fettır), Dersim Zazacasında "mayasız hamur" demektir. Yemek, kalın mayasız hamurun sacın altında pişirildikten sonra tepsi şeklinde açılıp, içi oyulur. Ortasındaki ekmekler ufalanıp tekrar kendi içinde önce "çortan" (kurut) ayranı ile ıslatmak; sonra da kızgın tereyağı üzerine dökerek yemeğe hazır hale getirilmesidir. Buraya kadar yemekte olağanüstü bir değişiklik görülmüyor.

Kutsal güne izafeten yapılan zırefet'in, diğer günlerde yapılan zırefet'ten farkı şu:

Yemek, "kewaniye" (bayan aşçı) tara­fından hazırlandıktan sonra içine üç tane çubuk parçası konur. 4-5 cm. uzunluğunda olan bu çubukların 3 tane olması başlı başına bir anlam taşır. Yemeğin içine konan çubukların her biri ayrı bir anlam taşır. Bu çubuklardan biri "devlet" (buradaki anlamı sisteme bağlılık anlamında değil, "lider" olmak, "zengin" olmak anlamındadır. Dersim'de çok zengin olanlara "dewletli" (devletli denir.), ikincisi "cot-gar/cıtkar" (çiftçi), üçüncüsü "qısmet" (kısmet) diye adlandırılır. Hazırlanan çubukların bir meyve ağacından olması da önemli bir özelliktir. Erik, kayısı veya badem ağacından olmasına özen gösterilirdi. Çubuklar, genel olarak "nesiw", "neşiv" (nasip) olarak adlandırılır. Bu, bir bakıma günümüzde çekilen milli piyango olayına benzer. İnsanlar, böyle bir sistem geliştirerek, yeni yılda şansının olup olmadığını, yeni yıla nasıl gireceğini, nasıl yaşayacağını anlamak istemişlerdir. "Devlet" anlamına gelen çubuğu bulmak, en büyük ikramiyedir. "Qısmet" (kısmet) ise yabana atılmayacak bir ikramiyedir. "Cotkar/cıt­kar" ise, üzülmesi gerekilen bir durumdur. Bu nasip, çileli bir yaşam sürmenin ifadesidir.

 

Zırcfet'in içine konan bu çubukları bu­lan kişi o yıl nasibinin, o doğrultuda olacağına inanır. Yaptığım araştırmalarda değişik yörelerde, yemek içindeki üç ağacın farklı anlamlar taşıdığını gördüm. Şöyle ki: Qısmet ve Devlet adlı çubukları birleştirip, "devlet" adlı çubuğun içine konur. Buna "devlet" denir. Cotkar/cıtkar (çiftçi) çubuğu yine karasaban biçimindedir.

Üçüncü çubuk olarak "şiwan" (çoban) adlı bir çu­buk hazırlanırdı. Şiwan adlı çubuk çoban kepeneğine benzer. Bu sembollerin benzerine, George İfran'ın "Çakıl Taşlarından Babil Kulesi" adlı eserinde rastlamıştım.

 

Gece yarısından sonra, evin kadınları, ellerinde su stilleriyle çeşmeye koşarlar. Yeni yıl ile birlikte, yeni suyun kendilerine bereket getireceğine inanırlardı. Çeş­meden getirdikleri suyu odalara, mutfak diye tabir edilen ev damına, un ve buğday ambarlarının etrafına, ahıra, samanlığa serperlerdi. Tüm bu serpme işlemi yapılmadan önce, getirilen su herkes tarafından birer tas içilirdi. Aynı zamanda evde kalan hayvanlara da verilirdi. Bu suya "awa sersala nuw" denirdi. Kimi evlerde, su içmeden önce dua verildiği anlatılırdı. Bazı evlerde su taşıma işi sabaha kadar yapılırdı. O gece "Kudret Suyu" (Zemzem) akacağına inanılırdı.

 

Zırefât, kimi yörelerde "Zırafet" olarak söylenir. Bu söyleyişin morfolojik açılımını yaptığımızda ilginç bir durumla kar­şılaşıyoruz. Zı=ışık, ra=tanrı (Tanrı ışığı), fct/fetır=mayasız ekmek anlamına gelir. Bir bütün olarak ele aldığımızda, "Işık Tanrısı'nın mayasız ekmeği (nimeti)"dir. Yaşlılarımız, sabahlan kalktığında o günün onuruna, ellerini güneşe doğru aç­madan önce işaret parmağını öpüp alınla­rına götürürlerdi. Ardından da güneşe dönerek, ellerini açıp, "Ya dhvanu seri sibe tu  me ji qedan û belan bıparizînî" (Ya sabahın ilk ışıklarıyla kurulan Divan, sen bizi kadalardan ve belalardan koruyasın) derlerdi. Yeri gelmişken, "qedu" ve "bı­parizînî" sözcükleri üzerinde durmak istiyorum. "Qeda", genellikle hastalık anlamında kullanılır. Ama cin çarpma, kafayı oynatma, bunalım anlamlarında da kullanılmakladır. İnsanın bu tür durumlara düşmesi, kendinden değil, üstün gücün o in­sanı cezalandırmasıdır. Qe=olağanüstü güç, şeytan, cin veya Tamı, da=verdi anlamına gelir.

 

"Parîzînî" sözcüğünün açılımını da şöyle yapabiliriz. Pa=paş, rı=re=ra=tanrı, ze=ışık. Bir bütün olarak ele aldığımızda "Tanrı'nın ışığından alıkoymayasın" anlamına gelir.

Ninem ve annem, "Bas Gağandi si ron (rojan) îş nedikirm" (Gağand'dan sonra üç gün iş yapılmazdı) derlerdi.

 

Unutulmamalı ki, Xızır Orucu da, Ka-lo Gağand gibi üç gündür.

Kurcş ve Duzgın'a yoldaş olan "Kala Sıpe", kimdir? Acaba Xızır mıdır? Bu kesin değildir. "Kalo Sıpe"nin "Dewres Gewr" olduğunu söyleyen yaşlılarımız da var. Aynı şey, "Kalo Gağand" için de geçerlidir. Ancak her ne olursa olsun, Kalo Gağand, Dersim'de vazgeçilmez bir külttür. Diğer evliyalar gibi, bir köşe taşı ola­rak durmakladır.

 

Evet, Dersim'de "Gağand" kutlaması, geçmişte önemli bir gelenekti. Şimdi birçok özelliğini yitirerek yine de yaşıyor. Ancak bu gelenek, başka yörelerde, başka toplumlarda da var. Örneğin, Gağand. Trabzon Rumlarında da yakın bir isim benzerliğiyle anılmaktadır. Gağand'ın Rumca karşılığı "Galandar"dır. Galandar kutlaması, çocuklar ve gençler arasında Dersim'de kinden farklı olmaksızın uygulanmıştır. Bir başka benzerlik de. Galandar'ın da tıpkı Dersim'de kutlanan Gağand gibi Ocak ayında kullanmasıdır. Yaptığım bir röportajda bu gelenek Alevilerle Ermeniler ortak kutluyorlardı “Gağ ermeni adıdır diye değişik bir youm getirmişti(2002 yılında 82 yaşıda Mehmet Solmaz röportaj kaseti mevcuttur.)

 

Trabzon'un Çaykara ilçesinin Karaçam beldesinden (Karaçam'm eski ismi "Ogena’dır”) görüştüğüm bir yaşlıdan derlediğim bilgilere göre. Ogene'de yapılan kutlamalarla Dersim'deki kutlamalar birbirine benzerdir.

 

Galandar günü, çocuklar çeşitli kılıklara girerek, sırtlarına almış oldukları torbalarla sabahın erken saatlerinde evleri tek tek dolaşırlarmış. Kapıyı çalan çocuk, ev sahibi tarafından ilgi ile karşılanır. Çünkü evinin kapısını ilk çalan kişi o eve ya uğur getirir ya da uğursuzluk. O yıl işler düzgün giderse, evin kapısını çalan o ilk kişiye uğurlu insan gözü ile bakılır. İşler ters gittiğinde ise ev sahibi, o yıl. o çocuğun uğursuzluk getirdiğine inanırmış. Kadınların sabaha kadar su taşımaları, çocukların ziyafetlerinden bir lokma nasiplenmek orada da var.

Bu benzerlikler şimdilik bizim bildiklerimiz. Ama kim bilir, nerede, hangi toplumda benzer ne kadar kültürel mirasımız var?

 

--------------3 veya 4cm----------------------------

 

 

"Cotkar/cıtkar" (çiftçi), karasabana benzer.

"Çiftçi" çubuğunun sekli

--------------3 veya 4cm----------------------------

-----------3 veya 4cm---------------------------

"Devlet" (zenginlik) anlamına gelen çubuğun başın taç şeklindedirlindedir.

 

 

 

 

--------------3 veya 4cm----------------------------

 

'■ Kısmen temsil  eden çubuğun şekli

      "Qısmet” (kısmet),sadece düz, ucu sivri çubuktur.   Bununanlamı, düz ve pürüzsüz bir kısmet istemek.

 

 

--------------3 veya 4cm----------------------------

 

 

 

Çoban” aamıdadır. Kepeneğe benzer.

 

 

 

Ekleme Tarihi: 01.01.2008 / Gomanweb

 

Gaxand Geleneği Sürüyor
Tarih: 02.01.2008 Saat: 15:47 Gönderen:
tudef

umut bildirdi: "Yenil yıl olarak da bilinen Gaxan (Gağan) geleneği, düzenin tüm yozlaşma ve asimilasyon politikalarına rağmen Dersim halkı tarafından yaşatılıyor.

Gaxan (Gağan) ile birlikte özellikle Dersim’de üç günlük orucun yanı sıra niyazlar yapılır, lokmalar dağıtılır. Gaxan eski yılın sonu yeni yılın başlangıcı demektir. Gaxan 21 Aralık günü yani gecenin (karanlığın) azalması, günün (aydınlığın) çoğaldığı gündür. Unutulmaya yüz tutan bu gelenek Ovacıklılar tarafından yapılan bir etkinlikle kutlandı.

27 Aralık günü Ovacık Belediye düğün salonunda Ovacıklı gençler tarafından organize edilen gecede 700 kişi bir araya gelerek Gaxan’ı kutladılar.
Ovacıklıların evlerinden getirdikleri lokmaların dağıtıldığı gecede, Umut Ayata Gaxan geleneğinin önemine değinerek, halkın kültürüne sahip çıkılması ve yaşatılması gerektiğini dile getirdiği bir konuşma yaptı.
Konuşmaların ardından halkoyunları gösterisi sunuldu. Reşo Mehmet’in meddah gösterisi ile birlikte Grup Cemre ve Erol Karataş da sahnede türkülerini seslendirdiler. Yine Ovacıklı gençlerden oluşan yöresel oyunların oynandığı tiyatro gösterisi de geceye renk kattı.
Dersim Temel Haklar Derneği’nin geceye gönderdiği mesajda “Bize dayatılmak istenen bencil, çıkarcı ve yoz bir kültüre karşı bizler kendi kültürümüzü ve geleneklerimizi ancak birlik, beraberlik ve dayanışma içerisinde yaşatılabiliriz.

Bir Alevi Kürt geleneği olan bu Gaxan etkinliliği de, bu dayanışmayı güçlendiren bir halk kültürüdür. Bu kültürü yaşatabilmek, bu kültüre sahip çıkmakla mümkündür. Bugün bir araya gelen halkımızın yeni yılı olan Gaxan gününü kutluyoruz” denildi.

Biz de, Alevi Kürt halkımızın Gaxan günü kutlu olsun diyoruz."

 

 

Salih Göçer

LUGANO / ISFICRE

salihgocer@postmail.ch

 www.mehotornu.ch (GENEL YAYIN YÖNETMENI VE SAHIBI)

GELENEKLERİMİZ  GÖRENEKLERİMİZ

ESKIDEN YÖRE KÖY DÜGÜNLERIMIZ: Karekter ve prensibim geregi, siz güzel dostlarimi ve site ziyaret eden dostlari en samimi ve dürüst duygularimla sevgi ve saygi ile selemliyarak satirlarima basliyorum. Degerli dostlar; siz yeni nesil insanlar bilmezsiniz. Ancak benim emsallerim ve daha yasli insanlar gayet iyi hatirliyacaklar, eskiden diyelim bir evde genc bir erkek baska bir köyden kız istemeye gidilir, her iki taraf konusur, anlasir, artik baslik parayla mi mal veya altin karsiligi. Hic unutmam benim babam anami bir inek vererek dedelerimden baslik karsiligi almistir. Babam dedemlerin yegeni oldugu halde. Ne kadar isafsizca degi mi? Dügünün yapilacagi gün kararlasirilir, cevre köylere mumlar dagatilir, ya da köylere her eve dügüne tesvik amaciyla birer cocuk sekeri verilirdi. Diyelim dügünü 1 KASIM günü oglan tarafinda baslatilir, buna göre dügün sahibi o zamanin sartlari aile bütcesi neyi kaldiriyorsa örnegin ilk günü icin aksam 100 kisiyi doyuracak zilfet yemekleri hazirlanir, ikinci günü 4 koyun kesilir, ücüncü günü gelin eve girince  "sira kurt"  yemegi pisirilip davatlilere verilir. Bir davulcu bir de zurnaci esliginden oglan evinde calmaya baslanir, baska köyden gelen misafirleri karsida geldiklerini gören calgicilar 100 metre oglan evine kala onlara dogru yürüyerek ve davul çalarak karsilanirlar. Dügün evine gelen misafirlerde davullarinin üzerine gerekli bahsis koyar ve davulcularin coskusu daha da artardi. Dügünün basladigi ilk günde oglan evinde iki gün iki gece hic durmaksizin davul ile zurna calar, köy halki karili, kizli, gencisi, yaslisi baska köyden gelen misafirlerle birlikte GOWEND tutarak halaylar cekerlerdi. Davulcular yorulup ara verince bu sefer GOWEND Kürtce Gowend esliginde hep bir agizda söylenirdi. Mesela: *ZIMTEG SEWTI HEMBERE , HANIMI LI HANI MI LI* Böylelikle iki gün iki gece tamamladiktan sonra sira 3 ncü günü gelin alma tarafina gidilmek üzere, gelini almak icin 4 ve ya 5 bayan icin atlar eyerlenir, bayanlar *HIRAM* dedigimiz cesitli renklerde giyinirlerdi. Halk bunlara BERBI diyorlardi. Gelin tarafina gidecekler sadece bu kiyafeti giyerlerdi. Kiz tarafina rastgele herkesi göndermezlerdi. Belli basli 30 -40 kisiden olusan misafir köylerden gelenleri ve köy halkindan (Oglan tarafi köyden) bir davulcu , bir zurnaci, 4-5 Berbi atlarin üzerinde gelini bindirecek ata bir yasli misafir bu taraftan bindirirlerdi. Bu gurup kiz tarafina yola cikarken oglan tarafi davulsuz ve zurnasiz GOWEND esliginde türkü cagirmaya ve eylenmeye devam ederlerdi. O gece damada kina yakarlardi, gowend devam ediyordu, ta ki gelin eve ayak basana kadar. Gelini almaya giden gurup gelin evine calgilar esliginde varilir ve 200- 300 metre gelin evine mesafe kala gelinin kardesi ya da babasi bir at sirtinda dörtnalla dügün misafirlerini karsilamaya gider ve onlari gelinin alinacagi eve buyur ederek bir gece orada davul ve zurnalar esliginden halaylar cekilir, gowend tutulur, berbiler gelin odasinda tutulur, misafir gelenleri köy halki yatmak icin her heve 3-5 kisi kabul edilir, o aksam gelin evinde kina yakilir, misafirler ertesi gün gelin evine dönerek , kiz tarafinin geline verdigi esyalari bir bir görülür ve deger bicilir. Bu esyalara ceyiz adi verilirdi. tüm hazirliklar tamamlanir, kizin ceyizleri bir ata yükletilir, gelin ata bindirilip 4-5 Berbinin ortasina alinarak oglan evine gelmek üzere yola cikilir. Gelin oglan evine girmesine 300-500 metre mesafe kalinca Damata eslik eden sadic (Misawi Denirdi) cikarlardi damin üzerine sol elleri mendil ile agizlarini kapatir sag ellerinde birer elma ile dama cikarlardi Gelini atiyla damin kenarina (Siwingin) yaklastirirlardi önce damat elmayi birakirdi usulce gelinin basinin üzerine, sonra sadic-Misawi elmayi usülce birakirdi gelinin basina. Bu islem bitice gelini attan indirip aglan evine daha önce hairlanan duvaga oturturlar, pesinde oglani gidip misawi esliginde saka niyetinde yumruklaya yumruklaya gelinin duwagina getirip böylelikle o gece oglanla kiz muradina eriyip, ömür boyu kari koca olarak bir yastikta hayatlarini sürdürürler.

YENI DOGUM YAPAN KADINLARIMIZ: Hamile kadinlarimiz dogum yaptiklari ilk günü,o gece dogum yapan kadini yaliniz birakmamak icin,genc delikanli erkeklerimiz ve genc delikanli kizlarimiz dogum evine gidilir,dogumu yapan bayani alninda öpmek suretiylen gecmis olsun dileklerinden bulunur,baslanir el ele tutusarak gowend esliginde türküler söylemeye ve yöre oyunlarini bir calgici esliginden oynamaya sabahlara kadar devam ederdi.Bu üc gece boyunca hep böyle devam ederdi.Ertesi günü köy halkinin her evin hanimi kendine has en güzel yemegini pisirip tepsiye koyar dogum yapan hanimin evine gecmis olsun dileklerinden bulunurlardi.Bir eksikligim olduysa beni bagislayin.

Tüm okurlara saygilarimla...

 

 

Kutsal mekan olarak kabul edilen SAHAR 'a yapilan bir ziyaretten goruntu. Her kes evden hazirladigi lokma denilen yiyecegini beraber goturup orada dagitir. Kimileride ziyarete para birakarak bir yoksolun onu almasini ister.

DERSİM'DE BİLİNMEYEN BİR EVLİYA:  " ÇORÎBORÎ"     

   Seyfi MUXÛNDÎ

Alevi Kürtlerde "Pir"ler önemli bir yer tutarken Dersim'de, yanısıra "Jarr/Jarre" (ziya­retler) de önemli bir yer tutar. Tarıq (ewliya/evliya)'ın, bu ziyaretler ara­sında önemli bir yeri vardır. "Tuba Ağacı"ndan olduğu söylenen Tarıq'ın boyunun genellikle yedi boğum uzunluğunda olduğu söylenmekte­dir. Tarıq'ın, dalının kökleri gökte, kendisi aşa­ğıda olduğu, Ali ile Kamber'in yolculuğu sıra-sınde elde edildiği rivayeti sık sık anlatılmakta­dır. Ancak, genellikle bütün Tarıq'ların (ewli-ya) "Tuba" ağacının dalından olmasına rağmen, bu özellikleri taşımayan, "Tuba" ağacından ol­mayan bazı evliyalara da rastlamaktayız. İşte bunlardan birisi de "Çorîborî" evliyasıdır. "Çorîborî", külahtır. Çorîborî törenine geç­meden önce, bu sözcük üzerinde durmak istedim.

 

Yöredeki bir Alevi Kürt'e, "Evvlîyayt Çorîborî çîye?" (Çorîborî'nin evliyası nedir?) diye sorduğumuzda, "Ewlîyaye Çorîborî kulike." (Çorîborî'nin evliyası külahtır.) karşılığını alırız. "Kulık" (külah) sözcüğünün açılımını yap­tığımızda karşımıza iki ayn anlam çıksa da, sonuçta aynı şeyi ifade etmekte birleşirler. "Ku­lık", Ku=kur (çocuk), Ku=kur (baş), ko=dağ,zirve, üst, tepe… lık=léke (giydir, bezetmek, dökmek), ku=lık (başa giy­dirmek veya başa koymak) anlamlarındadır. Diğer bir anlam da yine ilkiyle bir bakıma bü­tünleşmektedir. İnsanın zirvesi, doruk noktası başıdır. Kırmancki'de "Ko" (dağ) anlamındadır. Ku=ko (dağ, tepe), lık=giyme, "tepeye giydir­me" anlamındadır. Kofi kelimesi bu etimolojik temelde ortaya çıkmıştır.

 

Bir evliya adı olan "Çorîborî", kurmancki'de, "Çoribori" (zıkkım yiyin), (zıkkım ye) anlamındadır. Bu sözcük, Dersim'de, Kırmancki konuşan   bir yörede bir evliyaya isim olmuşken, Kırmancki konuşan başka yörede ise farklı bir anlamı nasıl ka­zanmıştır?

Dersim kültüründe ağaç, dağ vb. bazen karşımıza evliya olarak çıkabilmektedir. Ancak, bu evliyalardan Tarıq, genellikle Pirlerin, Seyyitlerin ocaklarında bulunur. Alışılmış kuralın dışında da bazı evliyalara rastlamaktayız. "Çorîborî" de bunlardan biridir. (Geniş bilgi için bkz- Dilek Güleryiizlü, Tunceli (Pülümür), Erzincan (Çayır­lı) Alevilerinde Evliya Kültü, Munzur Dergisi, Sayı:10.)

 

"Çorîborî Evliyası" ile ilgili araştırmayı, değişik kaynaklardan yaptıktan sonra, bu ziyaretin soyundan gelen kişilere başvurup onların anlatımlarını da alarak tamamladım. Bu soydan gelenlerden ilki İsmail Aydın, diğeri ise Aziz Aytaç'tır. İsmail Aydın, bugün Adana'da oturuyor. Uzun bir süredir köyünden uzak kalmış olmasına, son yıllarda yapılan törenlere kısmen katıl­mamasına rağmen, tarihini en iyi bi­lenlerden birisi... Aziz Aytaç ise hâlâ köyü olan Golan  ve Dep'de (Karakoçan'a bağlı) yaşamaktadır, dolayısıyla ziyaretle yakın bir ilişkisi vardır.

 

İlk olarak Aziz Aytaç'ın (55) anlatı­mını buraya alıyorum. Sonra, İsmail Aydınla yapılan röportajı aktaracağım. İki ayrı anlatım arasındaki fark bana ait değil, kaynak kişilerin verdiği bilgilerdir. Biz, sadece anlatılanları aktar­makla yetindik, görevimiz de buydu zaten... Anlatılanlar üzerine yorumlar, diğer evliyalarla benzer ya da ayrı özellikleri vs. başka bir makalenin ko­nusu olacaktır.

 

Aziz Aytaç'ın Anlatımıyla "Çorîborî Evliyası"nın Tarihi

"Çorîborî", Elazığ'ın Karakocan ilçesinin Dep köyünün güneybatısında bulunan Golan Kaplıcalarının da bulunduğu köy olan Golan Köyü'nde bulunmaktadır. Anlatımlara göre "Çorîborî"nin ilk sahibi Arap Ağa'dır. Arap Ağa'ya "Arap" denmesinin nedeni esmer olmasından dolayıdır. Ağalık unvanı ise, gerçek bir ağa olduğundan değil, hanedan (misafirperver) olduğundandır. Bugün ailenin unvanı "Ağay Awıs" diye geçer. Arap Ağa, Golan'a Paş1*"' köyünden gelir, yerleşir. Golan ağası, Arap Ağa'yı çok sevdiği için alıp yanına getirir. Zamanla Arap Ağa, çevrede önemli bir nüfuz sahibi olur. Geldiği yerde, kendi aşiretinden kimse olmayınca, kendi aşireti unutulur. Yerleştiği Golan'ın çevresindeki köyler "Hîzol" aşiretinden olduklarından, kendini Hîzol olarak görür, Hizol aşiretine tabi kılar.

 

Zamanla bulunduğu eski çevresinden 40 kişilik bir misafiri gelir. Gelen misafirler Kurmancki (Kırdaşki) değil.


 

(!*) Paş: Peri Nehri üzerinde, Baxîn Kaplıcalarından yukarıdadır. Paş, "arka" ve "yukarı" anlamındadır. Bir dönem Baxîn (Paxîn), başkent olması, Paş'ın da "Paşnta (arkada) olması önemlidir. Ayrıca, bazı anlatımlara göre Kurcs'in de ilk yerleştiği yerdir.

 

Kırmancki konuşanlardır. Akşam olur, misafirlere yemek hazırlanır. Hazırlanan yemek "Zırfet/Zırafet"tir. Lakin Zırfet çok küçük yapılmıştır. Görünüşte, ancak birkaç kişinin yiyip doyabile­ceği büyüklüktedir. Sofra hazırlanıp Zırfet ortaya konunca, ev sahibi misafir­leri sofraya buyur eder. Misafirler, bir­birlerinin yüzlerine bakarlar, biri "Çor borî" ("Zıkkım yiyelim" - Hani, bir şey yok, anlamında) der. Ama yine de yemek yenmeye başlanır. Kırk kişi zırfeti yerler fakat Zırfet bir türlü bitmez. Bu olay üzerine bu ocağın adı "Çorîborî" olarak kalır.

 

Sabah olunca misafirler yola çıkar­lar. Çıkarken, misafirlerden biri, kapı­nın önünde bulunan karasabanın demirini (gîsin) çalar ve hırkasının altına gizler. Yola çıkıp daha 100-150 metre gitmeden demiri (gîsin'i) çalan, olduğu yere yığılıp kalır. Ağzı eğilen, el ve ayaklan çarpık olan adam, arkadaşları tarafından Pamuklu'ya, Pir'e götürülür. Pir, okur üfler ama adam yine de iyileşmez. Bunun üzerine arkadaşları onu tekrardan "Çorîborî"ye getirirler. Arap Ağa, adamın ağzına mendilini sürer ve adam iyileşir. Bir söylenceye göre de başından "kulîk" (külah) çıkarıp ada­mın ağzına sürer. Bundan sonra, burası bir evliya ocağı olur. Mekânın adı "Çorîborî", köyün adı Golan olarak söylenmeye devam edilir. Golan, ismi­ni köyün aşağısından geçen Peri Nehri'nden alır. Peri, bu hizada oldukça durgun aktığından göl   görünümündedir. Çevredeki göllerin de bunda etkisi vardır.

 

Ağzı eğilenler, cinlere çarpılanlar, karasevdaya düşenler, sara olanlar, ke­kemeler iyileşmek amacı ile her Per­şembe'yi Cuma'ya bağlayan akşam buraya gelirler. O gece burada kalıp Cem törenine katılır, ertesi sabah Cuma günü evlerine dönerler. Ziyaretçiler gelirlerken, kendileri ile birlikte güçleri­ne göre niyaz, horoz, koyun vs. getirirler. Buraya, hem Kürtler hem Türkler, hem Aleviler hem de Sünniler de gelirler. Yörede, "Buraya herkes de Aleviler, Zazalar ve Türkler de gelirler".

Akşam olunca kurbanlar kesilir, yemekler hazırlanır. Yemekler yendikten, sofra kalktıktan sonra, ev sahibi töreni başlatır. Ev sahibi, dualar okuyarak ev­liyayı asılı yerden indirir, yeşil kefen­den çıkarmadan hastaların ağzına, yüzüne sürer, sürerken de bir yandan dualar okur. Olayın atmosferi ile ağlayan, bağıran, figan edenin çığlıkları adeta evi titretir. Külah, hastalara sürme tö­reni bittikten sonra, tekrardan kılıfa konup yerine asılır.

 

Cem töreninden önce, her cemde olduğu gibi mumlar yakılır. Tören bi­tince mumlar sır edilir. Dedeler dahil olmak üzere hiç kimsenin bu töreni yü­rütmeye yetkisi yoktur. Bu tören, ta­mamen ev halkına aittir. Oysa evliyası olan taliplerin, evliya törenini hanenin piri tarafından yürütülmektedir.

 

Ocağın sahibi olan Aziz Aytaç, "Bu yaşıma kadar (55) ne ben, ne de bir başkası 'Kulık'ı yeşil kefenin içinden çıkarıp bakmadım. Bir kere çıkarmayı düşündüm ama cesaret edemedim." dedi.

 

Öyle anlaşılıyor ki, şimdiye kadar kimse, kılıfından çıkarıp bakmamış. Yöre halkı da bunu doğruluyor. "Çorî borî”nin, görkemli dönemi 1970'lerin ortasına kadar devam etmiş. Bu dönem, İmam Hüseyin Aytaç'ın dönemidir. Bu dönemde ilgi çok yoğunmuş. İmam Hüseyin Aytaç ölünce, oğ­lu Ağa Aytaç ve Zeki Aytaç bakar. 12 Eylül'den sonra gerek çevredeki olaylar, gerek göçler ve köyde kurulan ka­rakol nedeniyle ilgi bir hayli azalır. Bugün Ağa Aytaç'ın hanımı Cemile Aytaç ile Aziz Aytaç bu töreni kısmi olarak yürütmeye çalışmaktadırlar.

 

İsmail Aydın in Anlatımı:

Not: Röportaj 2002 tarihinde yapılmıştır. Yer Adana Hacıbektaş derneği

 (İsmail Aydın, (Elazığ-Karakocan (Dep), Yoğıınağaç (Golan) Köyünden. Aile lakabı: Aliye Zure'dır. Soyunun Arap Ağa (Çorîborî) soyundan geldi­ğini söylemektedir. 1339 (1923) doğumludur)

 

Seyfi Muxundî: Sayın İsmail Ay­dın, Çorîborî Ziyareti'nin ilk kurucula­rı hakkında bir ön bilgi verir misiniz?

 

İsmail Aydın: Dedemize "Mehmet Ağa-ı Kal" denir. Mehmet Ağa-ı Kal, Abbasi hükümdarlığı döneminde Ehli­beyt taraftarı olması nedeni ile sürekli harcanmak istenen bir kişidir. Mehmet Ağa'nın oğlu Arap Ağa, Abbasi ordusunda "Milazim-i Sani" rütbesi ile bir askeri komutandır. Bu özelliğinden do­layı, kolay yoldan harcanamaz. Zor ve riski yüksek olan bir uç beyliğine gön­derilir. Ayrıca, Mehmet Ağa'nın "Har-zem Şah" soyundan olması, okları da­ha da çok üzerine çekmesine yetmiştir. Dönemin Abbasi Halifesi Harun Reşit, Arap Ağa'yı, Kızıl Kilise'yi fethetmesi için yollar. O güne kadar bu kale kolay zapt edilmemiş. Hatta gelenler de yeni­lerek geri dönmüşlerdir. Kızıl Kilise, o dönemde Pontus-Rum egemenliği al-tındaymış. Ayrıca Pers-Pontus ve Arap üçgenine yakın bir yerde olması, bir başka zorluğu teşkil ediyordu. Arap Ağa, bu zorluğa rağmen Kızıl Kilise'yi alır. Ölüme gönderilen Arap Ağa, Kızıl Kilise çevresini alıp Abbasi üzerine kayıt eder. O dönem, tapulama işlem­leri Mitbulak (Bingöl)'ta yapılmaktadır. Tabii tapu işlemleri halife adına, komutana yapılırmış.

 

Seyfi Muxundî: Bingöl'ün adı "Çapakçur" değil miydi?

 

İsmail Aydın: Hayır. Çapakçur da­ha sonra. Zaten Mitbulak, Rumca "Mit"=bin, "bulak"=göl anlamındadır. Daha sonra adı değiştirilip Çapakçur oluyor. Hatta bir dönem "Abu Tahir" olmuş. Çok sonraları Bingöl ismini almıştır.

 

Seyfi Muxundî: Peki, Arap Ağa'nın yerleşmesi nasıl olur?

 

İsmail Aydın: Oraya geleceğim. Arap Ağa, Abbasi oyununun farkında olduğu için geri dönme yerine, o böl­geye yerleşmeyi tercih eder. Abbasi geleneğine göre bir komutan fethettiği bir bölgeyi devlet adına kendine mülk edinip yerleşebiliyordu. Abbasiler, ge­leneğe saygı mı, yoksa Arap Ağa'yı kendilerinden uzak olmasını istemele­rinden mi bilinmez, onun bu bölgeye yerleşmesini kabul ederler. Kale ko­mutanlığından ayrılır. Bölgenin vergi­lerini toplaması için görevlendirilir. Zaptettiği topraklardan, bugünkü "Paş" köyünü kendisine mekân seçip yerle­şir. Daha sonra babasını da buraya ge­tirir ve yerleşir. Dersim’li bir kızla evle­nir. İyi çalışması nedeniyle Palu Kalesi'nin komutanı, kendisine "Golan" kö­yüne yerleşmesini ve kendi bölgesinin vergisini de toplamasını ister. Arap Ağa, hayatta iken bu bölgenin bir kı­sım vergilerini toplar ama gelip Golan'a yerleşmek Arap Ağa'ya nasip olmaz. Gelip, Golan'a mekân kurmak, Arap Ağa'nın torunu Osman'ın çocuk­larına nasip olur.

 

Arap Ağa, "Paş"a yerleştikten sonra bir gün köyün yukarısında, orman için­de ateş yakıldığını görür. Kalkıp ateş yakanların yanına varır. Ateş yakanla­rın üç yabancı olduklarını görür. Otu­rur onlarla konuşur. Konuşmalarından, onların birer "Er" olduklarını, boş in­san olmadıklarını kıvş-keramet sahibi kişiler olduklarını anlar. Bu üç kişinin birisi Seyit Mahmut Kal'dır. Onu, bu­günkü Mazgirt'in "Sey Mamudan" kö­yüne yerleştirir. İkincisi, "Seyit Mah­mut Hayrani"dir. O, batıya gider. Üçüncüsünün kim olduğunu bilmiyo­rum ama o da Malatya'ya gider ve ora­ya yerleşir. Arap Ağa, bir yandan da at yetiştiriciliği yapar. Bölgede büyük bir harası vardır. Bu nedenden dolayı Arap Ağa'nın bir adı da "Arap Ağa-ı Zengî-Zerin'dir (Eyeri altın Arap Ağa)... İşte "Çorîborî" olayı da bu dö­nemde ortaya çıkar.

 

Seyfi Muxundî: Çorîborî olayı, Golan'da olan bir oluşum değil mi?

 

İsmail Aydın: Hayır, hayır... Bu daha Paş'tayken olmuştur. Bir gün ak­şam yemeğine yakın bir zamanda, Der­sim tarafından 40 kişilik bir kafile ge­lir. Kafilenin amacı, o gece orada kalıp gece yarısı kalkıp evi soymakmış. Hır­sızlar kendi aralarında konuşurken evin hanımı, konuşulanları, Dersimli olduğu için anlar. Arap Ağa, misafirler için yemek hazırlanmasını ister. Oysa akşam için sadece ev halkına yetecek yedi kişilik yemek yapılmıştır. Arap Ağa, yemek hazırlanmasını yenileyin­ce, hanım "Çorî borî" (Zıkkım yesin­ler) der. Yemek hazırlanmaz. Misafir­ler, ev hanımının bu sözü üzerine bir­birlerinin yüzüne bakarlar. Biraz sıkı­lırlar ama çok da memnun olurlar. "Evi soymak için iyi bir bahane" gözü ile bakarlar. Yemek vakti gelir. Sofraya yedi kişilik "zırfet" (kömbe) konur. Yemek yenir ama hiç eksilmez. Oldu­ğu gibi kalır. Bu olay karşısında hırsız­lar korkuya kapılırlar.   Doymuşlardır ama hiç eksilme olmamıştır. O gece orada kalırlar. Evi soymaktan da vaz­geçerler. Sabah yola çıkarlar. İçlerin­den iki kişi, bu olaydan ders almazlar. Çıkarken biri karasaban demirini (gîsîn), diğeri de kıl yastık -doldurulma­mış- (balîf) çalarlar. Daha suyun kena­rına varmadan ikisi de korkudan düşer­ler ve ağızları eğilir. Bu olay üzerine arkadaşları "Xarîk"e gidip bir kurban alırlar. Kurbanlık koç ile birlikte arka­daşlarını da alıp Arap Ağa'nın huzuru­na çıkarlar. Yalvarır yakarırlar, af di­lerler. Arap Ağa, başındaki külahı çı­karır birinin ağzına sürer, ayağındaki çizmeyi de diğerinin ağzına sürer. îkisi de iyileşir. Daha sonra külah Golan'a, çizme de Bingöl ile Kiğı arasında bu­lunan "Lek" köyüne taşınan Arap Ağa'nın torunları tarafından götürülür. Lek'e gidenlerin bir süre sonra Sünnileşmesiyle hem geleneği hem de ken­disi kaybolur. Hâlâ, Lek köyündeki insanlar. "Biz Paş'tan geldik. Arap Ağa'nın torunlarıyız." demektedirler.

 

Seyfi Muxundî: Peki külah ve Çorîborî ziyareti Golan köyüne nasıl gelir.

 

İsmail Aydın: Anlatayım. Bizim yöremizde, siz de bilirsiniz, henüz bu kadar bilim gelişmediği bir dönemde, kışın oturup sohbet etmek, kişilerin aile tarihlerini dilden dile aktarılması yay­gındı. Bizim Kürt toplumu da böyle an­latımları onurla anlatır. Unutulmaması­nı sağlarlardı. İşte bu tür anlatımın yay­gın olduğu dönemlerde yetiştim. Bizim bir amcamız vardı. Adı, İbrahim idi. İb­rahim Laçin, kendisi Arap Ağa'nın to­runlarından Hasan Ağa kolundan. Biz, taşı­nır?yani ben de Osman Ağa kolundanım. Sonuçta hepimiz aynı soydanız. 1950 yılında öldüğü zaman 90 yaşın üstün­deydi. Çorîborî zayiretinin Golan'a na­sıl taşındığının en iyi anlatanıydı. Onun anlatımına göre, "Her ne kadar Palu Be­yi, Arap Ağa'ya, Golan'a yerleşmeyi teklif etmişse de, Arap Ağa'ya nasip ol­mamış. Golan'a ilk ev yapmayı Arap Ağa'nın oğlu Mehmet, Mehmet'in oğlu Osman, Osman'ın dört oğlu tarafından kurulur. Dört kardeş: Mustafa, İsmail, Hasan ve Sadık'tır. Bu dört kardeş, ev yapınca Golan köyü kurulur. Ama "Kulîk" (külah) ve ziyaret hâlâ Paş köyün-dedir. Sebebi ise Osman'ın kardeşlerin­den Seyithan, amaldir (kör). Külahın kullanılması yetkisi ona aittir. Bu duru­mu bilen dört kardeş, Golan'a ziyaret evi yaparlar. Amcaları Seyithan'ı ve küllahı alıp Golan'a getirirler."

 

O günden beri Çorîborî ziyaretgâhı Golan köyündedir. Külahın kullanımında, bir tereddüt ve çekişme kavgası asla olmamıştır. Vasiyetle yetki kime bırakılmışsa o töreni yürütmekle mükellef olmuştur. Töreni yürüten bir ahlaki değer ve takdir içinde yürütür. Çevrede hemen hemen herkes gelir. Türk, Kürt, Alevi, Sünni; herkesin uğrak yeridir. Elimde dilden dile gelen bir aile soy şeceremi çıkardım. Yalnız bu arada bazı babalar unutulduğu için 300-400 yıllık gibi görülür. Bu şecere­de, bu sayısı ile Abbasiler'e kadar var­maz. İlk babalar Golan'a kadar net yanlışsızdır, sondakiler de kesin, aradakilerinse bir şey diyemem. Arada unutulan ve yazılmayan var tabi.

 

Seyfi Muxundî: Dört kardeş bura­ya mekân kurduktan sonra, bu köyün adını Golan olarak vermişler. Peri Su-yu'nun bu mevkide durgun akıp göl halinde görünmesi ile bir ilgisi var mı?

 

İsmail Aydın: Değil... Irmak dışın­da burada beş tane göl var.

Birincisi: Gol'a Za (Kuru Göl).

İkincisi: Gol'a Zîl (Kamış Gölü).

Üçüncüsü: Gol'a Sosan (Sason aile­sinin gölü).

Dördüncüsü: Gol'a Kûlî (Çekirge Gölü).

Beşincisi: Gol'a Şilûre (Koruk Gö­lü).

Köy, ismini bu göllerden alır. Köy kurulduktan sonra büyük bir kesim Golan'a gelir. Az bir kesim de "Paş"ta kalır. Paş'ı Kureşanlılar'a bırakırlar. Daha sonraları Paş'a başkaları da yerle­şir. Golan'a da daha sonraları başka ki­şiler yerleri. Bize göre önemli iki aile yerleşir. Gelen iki ailenin ikisi de se­yittir. Biri Bava Mansurlu Mala Seyit-xan (Seyithan) ailesi, diğeri de Ağu-çanlı Seyit Xıdır (Seyit Hıdır) ailesidir.

 

Seyfi Muxundî: Biraz da yapılan törenden söz eder misiniz?

 

İsmail Aydın: Hay hay... Külah, yeşil renklidir. O da yeşil bir bezin içindedir. Biz bu beze "kefen" diyoruz. Tören sırasında külah bezin içinden çı­karılmaz. Hatta arkada bir tutaç yeri var, oradan tutarız. Dış kefeni ile birlik­te tören yapılır. Tören genelde Perşem­be akşamları yapılır. Kurbanlar, gün­düzden kesilir. Akşam yemek yenir. Yemekten sonra "duazlar" okunur. Dua edilir. Evliya getirilir. Kimileri ni­yaz olur, kimileri, ağrıyan yerlerine sü­rer. Kimi alnına sürer. Genelde de başa ve sırta sürülür. Böylece tören sürer. Bitimde, evliya yerine kaldırılır. Kö­yün diğer üyeleri, gelen misafirleri ev­lerine götürürler. Tören sırasında bir "Pir" dahi olsa, töreni yürütme yetkisi hane sahibine aittir. 1970'lere kadar İmam Hüseyin Aytaç, bu işi yürütürdü. Ben de kendisine yardımcı olurdum. İmam Hüseyin Aytaç'ın dönemi en görkemli dönem olarak anılır. Bundan sonra gittikçe ilgi zayıfladı.

 

Seyfi Muxundî: Verdiğiniz bilgi için teşekkür ederim.

 

İsmail Aydın: Bu tanıtımı sağladı­ğınız için ben teşekkür ederim.

 

***

Şimdi, "Çorîborî" efsanesinin önemli ve ilgili bazı özelliklerine dikkat çekmek istiyorum.

1. Yemek olayı: "Bitmeyen sofra", Mezopotamya'nın farklı bölge ve inançlarında (İslam. Ezidî, Manheizm, Zerdüşt...) inançlarında küçük farklı­lıklarla karşımıza çıkmaktadır.

2. Arap Ağa'nın Abbasi döneminde "Paş"a gelmesi, Dersimli bir kızla ev­lenmesi doğru ise, bu anlatım, bazı şo­ven tarihçilerin bu dili "Orta Asya'dan getirme" savlarına ters düşmektedir.

3.Yine Arap Ağa'nın Abbasi zama­nında gelmesi doğru ise, yöreye gelen üç er olayı, bir hayli düşündürücüdür. Bu gibi erlerin, sadece Ahmet Yesevi müridi olma teorisine ters düşmektedir.

4.Ehlibeyt taraftarı olmasına rağ­men çocuklarından birinin adının Os­man olması ve ziyarete her inanç kesi­minden kişilerin uğraması. Karakocan (Dep) bölgesinin önemli bir konumunu pekiştirmektedir. Çünkü Alevi-Sünni çatışmalarının en az yaşandığı, daya­nışmanın en fazla olduğu bölge burası­dır. Yöre halkı çok iyi bilir. Karakocan (Dep) bölgesi, bu tür çatışmaları ağır bir bedelle değil, hafif olaylarla atlat­mıştır.

5) Palu, Pertek, Peri ve Bağin (Pa-xîn) tarihi ile ilgili yazılara baktığımız­da, bu konuyla ilgili detaylı ve bize net bir bilgi veren herhangi bir kaynağa rastlayamıyoruz. Ancak Şeref Han'ın "Şerefname" adlı eserinde Palu Beyle­rinin soyunun belirli ölçüde Arap kö­kene dayandığını görürüz: "Palu hü­kümdarlarının soyu Emir Timurtaş bin Emir Muhammed bin Emir İbrahim bin Emir Buldak'a ulaşmaktadır." (abç, s.150)

Emir ve Bin (oğlu) kavramları Arap gelenekli bir tanımlamadır.

Çimşit Bey, Emir Timurtaş'ın yeğe­nidir. Ölünce oğlu olmadığı için yeğe­ni Çimşit, Palo(Palu) beyi olur. (agy. s.151). "İran Kızılbaşlarına karşı Osmanlı hü­kümdarlarının yanında yer alır... Palo, o dönemde Kızılbaşlar tarafından tayin edilen o zamanki yöneticisi ise Türk­men Arabşah adında birisidir... Çimşit Bey, bir Türkmen askerinin kılıç dar­besi ile kafatasındaki (üst kemik) bir kısmını alıp götürdü, beyni açıkta kala­rak göründü. Cerrahlar bu kemiği yeri­ne koyup diktiler ve yara birkaç gün sonra iyileşti..." (abç, s.151)

Arabşah adındaki kişinin Arap Ağa olup olmadığını bilemeyiz. Doğru ise, bunun Osmanlı dönemine ait bir olay olduğunu hatırlatmakta yarar var. "Cerrah" konusuna değinmemin nede­ni ise, bugün hâlâ Karakocan bölgesin­de halk arasında kırk-çıkık gibi kemik işleriyle uğraşan halk doktorlarına de­nir. Bu konuda efsaneleşen ve son de­rece becerikli olan bir soy vardır: "Ma­la Çeley" (Çelı Ailesi). Bu ailenin gü­nümüzde yaşayan efsanesi ise Heséy Çeléy'dır. Onun çocuklarının da bu mesleği sürdürdüklerini belirteyim.

                                              Seyfi MUXUNDİ  

 

GAXAND (GAGAND)

Gaxand en eski mesepotamya ve anadolu geleneklerindendir. Gaxand hiristiyanlik inancinin eskiden egemen oldugu bu topraklardan cikarak zamanla ve sonradan hiristiyan olan tum ulkelerinde kutlanmaya baslanan ve adina Sinter klas , Sinte marten denilen etknliklerdir. Nasilki buyuk Iskender hacli seferleri zamaninda Irana karsi gecemedigi zagroslarda, Hakaride yerli halkin oynadigi adinada 'KISKISIK"denilen santranc oyununu goturdugu gibi bizimde GAXAND etkinligimiz Avrupaya yukardaki isim ile gelmistir. Ozu itibari ile ayni icerige sahip olmasi yaninda bu tur etkinler Avrupada tuketim amacli bir yonde eklenerek bir miktar degisiklige ugratilmistir. Gaxand Kis ayinin yaklastigi, eski yilin bitmeye yuz tutugu Kasim ayinin sonlarina dogru Kurmanci de meha Cile'de yani kis mevsimin ilk aylari icinde yapilir. Bu ayda cocuklar topluca aksam uzeri sarkilar soyleyerek dolasirlar ve hediyeler alirlar. Cok eskiler bilir ev ev dolasan bu cocuklara yine buka baranda oldugu gibi kurutulmus meyveler, pestil ve seker turunde hediyeler ikram edilirdi. Bunun Avrupa ulkelerindeki sekli ise ilk okullarda ozel olarak 12 ayin 5. gunu icin suslemeler yapilir onun icine pili bir aydinlatici yerlestirilir ve cocuklar kapi kapi sarki soyleyerek gezerler ve bizdeki gibi bu guzel etkinligi yerine getirirler. Insanin bir derin ah cekesi geliyor butun bu kaybolan ust kultur gelenekleri icin.....

BUKA BARANI adindan anlasilacagi gibi "Yagmur/Baran Gelini" dir. Ilk baharda nisan mayis ayinda ekinler icin bazen baran yani yagmur ihtiyaci olur yoksa ekilen ekinlerin kuruma ihtimali buyuktur.Ekinlerin kurumasi demek o yilin kitlik ve aclik anlamina gelmesi demektir. Bunun icin yagmurun yagmasina olan talebi dile getiren eglenceli bir gosteridir. Bir grup genc kiz erkek ellerinde hac seklinde bagladiklari cubuklara fistan ve kadin giysileri giydirerek hata bir genc gelin elbisesi giyerek gurup ile birlikte koyun bir basindan sonuna kadar her bir eve klam lar soyleyerek sira ile ugrarlar. Evlerine yaklastigini goren ev sakinlerinden bazilari bidonlara su doldurarak evin damina cikarlar ve orada saklanirlar. Eskiden tum evlerin damlarin yatay duz idiler simdiki catilar yoktu. Evin onune gelip Kurmanci 'buka barani hatiye, xudiye male kuye diye klamlar ile kapiyi calar ( x yumusak g olarak okunur) ve her evdende bir miktar kurtulmus kag ( kurutulmus meyve) seker v.s alirlardi. Fakat bunu almak o kadar kolay olmazdi, burarada damda su bidonlari ile bekleyenler bu firsati kacirmaz ve asagdakilerin ustune ellerindeki suyu bosaltirlar. Tum evleri dolasan bu gostericiler sona varincaya kadar tumu ile sirilsiklam olmus olurlar. Boylece baran yani yagmurun yagmasi icin yapilan bu zevkli ve eglenceli toren ayni zevk ve eglence ile son bulmus olurdu.

YEMIN ETME

Bolgemizde yemin etme sekli ve yemin edilen kutsal degerler cok cesitlilik gostermektdir. Butun inanclarda oldugu gibi bizde tanri uzerine ve onun bizdeki karsiligi Gadi/Xadi yani ingilzce GOD uzerine yeminin yani sira cevremizdeki kutsal doga unsur olan dag, agac, cesme , duvar uzerie vede en onemlisi Xizir/Hizir, melekler uzerine ve cok onceleride kutsal meleki taus uzerine dua ve bedua onun kurmancide karsiligi olan Nifir edilirdi. Bunlarin yani sira Pir adi uzerine ve ermis sayilan diger evliyalar uzerinede bolcada yemin edilir. Beli basli kutsal yer isimleri basta Bawa Mansur ocagi olan Muhundadaki yuruyen duvar uzerine ornegin soyle dua edilirdi."Ser duari mugundiwike ez rast debim"Muhundu duvari uzerine olsunki ben dogru soyluyorum. Duzgun bawa dagi, Kori kutsal tepesi uzerine hem yemin edilir hemde her koye ugrayan insan bu kutsal mekanlari ziyaret ederek kurban goturur veya lokma dagitir. Soguk gecelerde disarda avluda yakilan bir mum isigi meleklerin isinmalari icindir, ozelikle cuma aksamlari evin esiginde ve olen bir yakinin mezarinda mum yakmak manevi yonden huzura kavusmak icin yapilan bir ibadet seklidir.Xizir ise dar gunde yardima kosan ve adini andiginda sana el uzatan bir manevi varliktir. Ya xiziri ser kelek u gemiyan tu.. ...diye dua edilir.Xadi yani /tanri reya te weke, tanri yolunu acik etsin turunde bolca dualar edilir. NIFIR yani bedua genelde buyuklerin vede ozeliklede Pirin nifirindan sakinmak gerektigine inanilir.Ayrica doga yasayan canli bir sahit olarak gorulur. Iki insan arasindaki anlasmada hemen soyle denilebilini, "kay kori sahide meye"bak kori tepesi sahidimizdir denir.Bu anlasmayi bozmak daha da zor olur cunku kutsal yerlerimiz buna sahitirler. Pir den bir teverik, yani hatira yaninda bulundurmak, bunu yaninda bulunduran kisiye ugur getirdigine inanilir.

COY XADI ( Allahin sopasi) Lodekte Niyazi abeyi her kes tanir,emekli ve emekliligin tadini koyunde tarla bag ve bahcesinde gecirmenin tadini cikaran bir koylumuz. Ne varki cevre koylerden vede ozelikledeKupikten bazi sahislarin davari surekli Lodek sahasindaki tarla ve bahcelere girmekte vede bazen zarar vermektedir. Bunun icin bazen Niyazi abi ile benimde beraber gidip soz konusu sahislara konusmalarimiz oldu ve Niyazi abinin yoremizde bas vurulan bir yontemini anlatmak istiyorum. Her zaman Niyazi abinin elinde bir sopasi olur, koy yerinde belki siradan bir sey fakat Niyazi abi onu karsisindakine gostererek ''Kay va coy xadiye,( bak bu allahin sopasidir) wun coy xadi diken car din davari xa naynen herdi Lodekan ( siz Allahin sopasinin hatiri icin bir daha davarinizi Lodek topragina getirmeyin. Bu cok buyuk bir ricadir ve tanrinin sopasinin hatiri icindirki ve bir daha soz konusu kisiler hayvanlarini gelisi guzel salmazlar veLodege yaklastirmazlar.

 

 

 
 

WWW.GELİNCİK-KUPİK.TR.GG


 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=