Tunceli İli Mazgirt İlçesi Kupik (Gelincik) Köyü Resmi Web Sitesi [Hun Bî Xêratin]Dersimli.h uy
  YAZILARINIZ
 

"Ülkemizin Vicdanı 2 Temmuz’da Alanlarda olacak,
Madımak Oteli’nin önünde buluşacak …"
Pir Sultan Abdal’ı anmak üzere Sivas’a giden 33 insanın Madımak Oteli’nde
yakılarak katledilmesi, Ortaçağ vahşetiyle Türkiye’nin aydınlığına,
çağdaşlığına, demokrasi ve laikliğe, halkların kardeşliğine, birarada
yaşama kültürüne ve çok kültürlülüğe yapılan bir saldırıydı. Bundan 15 yıl
önce Sivas’ta gerçekleşen gerici, şeriatçı, faşist katliam devletin ve
güvenlik güçlerinin gözetiminde yaşandı. İnsana, aydınlığa, düşünce
özgürlüğüne düşman ırkçı ve şeriatçı güçler, “Şeriat isteriz”, “Cumhuriyet
Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak” sloganları atarak savunmasız
insanları bir otelde kıstırdılar ve oteli ateşe vererek, tarihe karanlık
bir sayfa eklediler.
Bu kara leke, AKP iktidarının Madımak Oteli’nin müze olmasına ilişkin
talepleri görmezden gelen tutumu ile Madımak’ın müze olması için verilen
kanun teklifini reddetmesiyle, dahası Sivas Belediye Başkanı Sami
Aydın’ın, Madımak Oteli’nin altında açılan kebapçının yerine kütüphane ya
da çiçekçi açılması veya binanın müzeye dönüştürülmesi tekliflerine karşı
“Pişmiş aşa soğuk su katılmaz” cevabı ile daha da büyümüş, otel binasının
kebap salonu olarak hizmet vermesini onaylayan bu tutum, Kültür Bakanı
Ertuğrul Günay’ın Madımak Oteli’nin kamulaştırılması için yeterli bütçeye
sahip değilim demesi de en az Madımak Katliamı kadar canımızı yakmış,
ruhumuzu incitmiştir.
Bu nedenle Madımak Oteli’ndeki insanlık dışı kıyımın vicdanlarımızda
yarattığı utancı hep birlikte temizlemek gerektiğine inanıyor ve bunun
salt Alevilerin sorunu olmadığı kanaatini taşıyoruz. Madımak’ın toplumsal
belleğimizde açtığı yarayı da demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine,
eşitliğe, çok kültürlülüğe inanan kesimlerle sarabileceğimizi biliyoruz.
Madımak Katliamı’yla yüzleşmenin ve gerçek faillerin bulunmasının
gerekliliğine inanıyor, 2 Temmuz’un unutulması halinde farklı kimlik ve
inançtaki her insanın can ve mal güvenliğine yönelik tehditlerin artarak
devam edeceğini görüyoruz.
Türkiye, geçmişindeki bu utancı temizlemek, geleceğini de aydınlatmak
zorundadır. Bizce bunun çözümü Madımak Oteli’nin müzeye dönüştürülmesi,
katliamın karanlıkta kalmış gerçek faillerinin bulunması ve Alevilerden
özür dilenmesidir. Yeni Madımaklar yaşamamak için 2 Temmuz’un
unutturulması yönündeki girişim ve çabalara set çekmek, toplumun ve
devletin yüzleşmesini sağlamak bu açıdan önem taşımaktadır. Bu nedenle, 2
Temmuz’da Sivas’ta yapılan anmalar önem arz etmektedir.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, 15 yıldır kararlı bir şekilde Madımak
katliamının, sadece Madımak’ın da değil, bir arada yaşama kültürünü tahrip
eden karanlıkta kalmış bütün katliamların aydınlığa kavuşturulması için
mücadele veriyor ve laikliği, bireyin ve emeğin özgürleştirilmesini,
devletin demokratikleştirilmesini savunan güçlerle omuz omuza olmayı
önemsiyor. Omuz omuza verdiğimiz mücadelede dostlarımızı şimdi 2 Temmuz’da
Madımak Oteli önünde görmek istiyoruz.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da 2 Temmuz’da Madımak Oteli’nde
karanfillerimizi bırakıp kaybettiğimiz değerleri anacağız. Madımak
Oteli’nin müzeye dönüştürülmesine ilişkin mücadeledeki kararlılığımızı bir
kez daha göstereceğiz. Anma töreninde aramızda sizleri de görmeyi
arzuluyoruz. Vereceğiniz desteğin, farklı kültürlerin ve inançların bir
arada yaşayabileceği bir Türkiye özleminin gerçekleşmesine katkı
sunacağını, Madımak katliamını unutturmak isteyen çevrelere etkili bir
cevap olacağına inanıyoruz.
Türkiye’nin aydınlığına, çağdaşlığına, demokrasi ve laikliğe, halkların
kardeşliğine, eşitliğe, özgürlüğe, bir arada yaşama kültürüne ve çok
kültürlülüğe inanları, Alevi Örgütlerimizi, Sol Siyasi Partilerimizi,
Sendikalarımızı, Demokratik Kitle Örgütlerimizi, Odalarımızı,
Barolarımızı, Emek ve Demokrasi güçlerimizi kısacası ülkemizin vicdanını 2
Temmuz 2008 Çarşamba günü Alanları doldurmaya, Sivas’ta Madımak önünde
buluşmaya davet ediyoruz. Saygılarımızla;

Av.Fevzi Gümüş
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı

   ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

                          BAŞBAKANLIK YÜKSEK MAKAMINA

                                                                            A N K A R A

 

Konu               : Sahte belge düzenleyen polisler ve

                         TBMM İnsan Hakları komisyonunun

                         Görevlendirilmesi Hakkında.

 Tarih                : 17.06.2008   

 

Talep eden       : Mehmet Tursun; 25.11.2007 tarihinde İzmir’de

                         polis tarafından öldürülen Baran Tursun’un babası.

                                                     

Sayın Başbakanım.

                             

          Ne zulüm, ne merhamet yalnızca adalet istiyorum.

 

En yıkıcı, en öldürücü, en kahredici, en iyileşmez yara haksızlık yarasıdır. Bunu ben ve ailem yaşadık, Allah kimseye yaşatmasın.

          

20 yaşında ki oğlum Baran Tursun, bembeyaz gömlekler giyer, saçlarına jöle sürerdi, sevgi dolu umut dolu idi. Öldürülmeden bir gün önce,  üç yıl içinde ticari işlerimin başına geçmesi için yetkilendirmiştim, oğlumu.

 

Hesaplara göre, yiğitler yiğidi oğlumuz, ticari işlerimiz de yetki aldı diye beni ve annesini yurt dışına tatile gönderecekti bu yaz.

İşte bu planları yapan biricik oğlum Baran Tursun , 25.11.2007 tarihinde, polisin namertçe arkadan açtığı ateş sonucu öldürüldü.

 

 Sayın Başbakanım.

Biz ailece "Allah, biricik oğlumuza 20 yaş ömür biçmiş, La ilahe illallah Muhammed un Resulullah" deyip, Allaha sığınmanın yollarını aramaya çalıştık.

 

Derken,

Suçun ve suçlunun tespitini sağlayacak soruşturma işlemleri sırasında, umut bağladığımız olay yeri inceleme ekibi ve diğer polisler, ilkel meslek dayanışması içgüdüleri ile sahte belgeler düzenlediler, bu sahte belgelerle, oğlumu öldüren polisi, bir ay içinde serbest bırakılmasını sağladılar.

 

Davamın hâkimleri, hakikate ulaşmak yerine, 1 nolu duruşmada ısrarla sahte olduğu dile getirdiğimiz belge ve bilgilerle yetindiler, Oğlumun katilini ‘şak’ diye serbest bıraktılar. halbuki bu sahte belgelerle yetinmemeliydiler.

 

Zira hâkimler, kanunları uygularken, kanun metnin anlaşılmaz bile bulsa, ortada bir cinayet olduğunu unutmamalıydılar, kaldı ki, hiçbir kanun metni anlaşılmaz değildir, çünkü her kanunun bir anlamı, adalete dayalı bir iradesi vardır. Davamın hâkimi, kanun metnin temeli oluşturan bu iradeyi bulmak zorundaydı.

 

Devletin bir resmi polisi oğlumu öldürdü, diğer resmi polisleri sahte belge düzenlediler.

Olay yeri inceleme ekibinin, mahkemeye delil olarak sunduğu belgelerin en önemlisi sahte çıktı. Bu sahte belgeleri, kalpazanlar düzenlemedi, Devletin polisleri düzenledi.

 

Devletin polisi, Devletin polis ekibi, sahte belge düzenler mi? maalesef düzenlediler.

Savcılık sahte belge düzenleyen 10 polis hakkında, Karşıyaka  1.ağır ceza mahkemesinde dava açtı.

İzmir Valiliğine bağlı birimler, Devlet adına sahte belge düzenledikleri için, İzmir Valiliği hakkında da, sahte belge düzenlemekten dava açılmalıydı.

 

Peki, bu 10 polis amirlerinden talimat almadan mı, sahte belge düzenlediler? Bu mümkün mü Sayın Başbakanım.

Hiyerarşik yapı içinde, amirlerinden izin almadan tuvalete dahi gidecek durumda olmayan polis, amirlerin haberi olmadan sahte belge düzenleyebilir mi?

 

                     Adalet duygularım çok incinmiş durumda.

İzmir emniyet müdürlüğü ve İzmir Valisi, bana sahip çıkacağına, beni kucaklayacağına, oğlumu öldüren polisi bir an önce hapisten çıkartmak için sahte belge düzenleyen polislere hoşgörülü davranacak kadar, onları ödüllendirecek kadar, adaletten ve adaletin ahlaki değerlerinden uzaklaşmışlardır.

 

Devleti korumak ve kollamak adına işlenen insan hakları, hukuk ihlâlleri ve polis cinayetleri 'devletin bekâsının' her şeyin önüne geçtiği Türkiye’mizde, İzmir valisi ve emniyet müdürü, oğlumun cinayetini  'rutin'den saymış olmalılar ki, bize bir geçmiş olsun bile demediler.

 

Adalet duygularının zedelendiği, yargının adaleti sağlama yerine başka amaçlarla hareket ettiği yerlerde devletin temelleri zayıflamış olacak, toplum; hakkını illegal yollardan arama yoluna gidecektir.

 

Hâkim devletten yana taraf olursa, adalet terazisinden söz edilebilir mi? 

Hâkim, kendi görüş ve düşüncelerini bir kenara bırakıp, Anayasa ve kanunlara göre tarafsız bir şekilde karar vermelidir. Benim davamın hâkimi, bunun tam tersini yaptı. Buna rağmen ‘Reddi hâkim’ talebinde bulunmayacağım, çünkü bana kanseri gösterenler, vereme razı olacağımı biliyorlar.

 

Adaletin dağıtımı ile yetkilendirilmiş hâkimler, hâkim tarafsızlığı ve teminatı gibi yüce değerleri, boyunlarında bir kolye gibi taşımazlarsa, hukuk devleti ve düzenin nasıl güvencesi olan bizlerin, kanuna olan saygısı ve itaat duygusu zedelenmez mi?

 

Böyle olursa, en mükemmel yasa, kütü uygulayıcı yüzünden büyük yıkıntılara sebep olur. Bundan dolayı, adalet duygularının tesis edilmesinde, iyi yasalar önem kazansa bile, belirgin olan hâkimin ufku ve adalet anlayışıdır.

 

N E T İ C E                           : 1-Biricik evladımızın arkasından ve nişan alarak ateş edip öldüren polis memurunun tahliyesine dayanak yapılan belgelerin çok önemli bir kısmı sahte çıkmıştır.

 

2-Sahte belge düzenleyen polisler hakkında, İzmir Karşıyaka 1. Ağır ceza mahkemesinde dava açılmıştır.

 

3- Sahte belge düzenleyenler, Devletin emniyet teşkilatının mensupları oldukları için, henüz dava konusu olmayan diğer sahte belgeleri, sorup-soruşturma, tetkik etme gibi olanaklardan yoksunuz.

 

 Sahte belge düzenleyen polis, başkaca sahte belgeler ve bilgiler düzenleyip düzenlemediğini, İnsan hakları ihlali olup olmadığı, hukuksuzluk olup olmadığını araştırmak için TBMM İnsan Hakları Komisyonunun görevlendirilmesini arz ve talep ederim.

S A Y G I L A R I M L A

 

Mehmet Tursun

Adres  : 1870 sokak Baran Tursun Ap. No 42/1

KARŞIYAKA-İZMİR

Tel:    : 0 533 440 45 79

E-mail : tursan1@gmail.com

 

18.06.2008 / Gomanweb

CILGIN KURDUN CILGINLIGI

Almanya Hollanda arasinda bulunan bir kasabada calistirdidigi restorantin ruhsatinin iptal edilmesine tepki olarak restorant sahibi once restorantini , pesinde arabasini goturup belediyenin kapisinda atese verdi ve pesinde de iki tabanca beline takarak belediyeyi basti. Belediye baskani ve dort belediye meclis uyesini rehin alan kurd butun gun boyunca rehinelerle birlikte belediye binasinda kendisi ile yapilan pazarlik sonucu rehineleri serbest birakarak teslim oldu. Once basinda Turk olarak lanse edilmesinden dolayi bu yazinin basligini CILGIN TURKUN CILGINLIGI diye tam koyacakken kisinin Turk degil Irakli bir kurd oldugu aciklandi...Nedense bende her cilginligi hemen Turke mal ediyorum . Herhalde Turk basininin CILGIN TURKLER vurgusundan etkilendim sanirim. Demek Kurdlerde CILGIN olabiliyorlarmis. Her ne olursa olsun cilginlik veya baska bir adi ile delilik ilkel insanlarin tepki bicimidir.

Jandarma fişleme için izin verilmesini istedi

(korkmayin bu haber Tunceli halki icin degil, cunku ilimizin tum insanlari jandarmaca coktan fislenmis butun telefonlari jandarmaca zaten her saat dinleniliyor, ucan kustan bile jandarma aninda haberdar ediliyor, cunku ilimiz icin ozel kanunlar gecerli. Bu yetmiyormus gibi birde Koruculuk cikardilar simdide)

ANKARA Milliyet

Jandarma, Meclis’ten ‘suçun soruşturma’ aşamasında olduğu gibi ‘suçun önlenmesi’ aşamasında da, ırk, siyasi düşünce, din, özel yaşam gibi konularda kişisel verilerin işlenmesine olanak sağlanmasını talep etti

 
 

Jandarma Genel Komutanlığı, suçu soruşturma sırasında gerçekleştirilen “özel nitelikteki kişisel verilerin işlenmesi” uygulamasına, suçun önlenmesi aşamasında da olanak tanınmasını istedi.
Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı hakkında kurumların yazılı görüş bildirmeleri için çalışmalarına ara veren TBMM Adalet Alt Komisyonu’na ilk yanıt Jandarma Genel Komutanlığı’ndan geldi. Yazıda, Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu ile yönetmeliklerde, jandarmaya suçun önlenmesinin sağlanması amacıyla gerekli tedbirleri alma ve uygulama yetkisi verildiği hatırlatıldı.
Bu kapsamda, jandarmanın kendi sorumluluk alanında, “suç işlenmesinin önlenmesi” amacıyla iletişimin tespit edilmesi, dinlenmesi, sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi ve kayda alınması ile teknik araçlarla izleme yapılması yetkisi tanındığı kaydedildi. Yazıda, “Suçun soruşturulması kadar, suçun işlenmesinin önlenmesinin de önemli olması sebebiyle önleyici kolluk faaliyetlerinin yürütülmesi sırasında özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesine imkân tanınmasının, görevin gereğince yerine getirilmesini sağlayacağı değerlendirilmektedir” denildi.
Bu nedenle özel nitelikteki kişisel verilerin işlenmesine, “suçun soruşturulmasında” olduğu gibi “suçun önlenmesi” için de olanak sağlanması istendi. 

Kişisel veriler
Tasarıda, “kişilerin ırk, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep veya diğer inançları, dernek, vakıf ve sendika üyeliği, sağlık ve özel yaşamları ile her türlü mahkumiyetlerine ilişkin kişisel verilerin işlenemeyeceği” maddesine itiraz eden, jandarma bu verilerin, “özel hayatın ve aile hayatının gizliliğinin korunmasını sağlayacak yeterli önlemlerin alınması şartıyla bazı hallerde işlenmesine olanak sağlanması gerektiği” görüşünü dile getirdi. Jandarmanın talebi kabul edilirse, suçun önlenmesi amacıyla, kamuoyuna zaman zaman “fişleme” olarak yansıyan mekanizma devreye girmiş olacak.
Yazıda, milli güvenlik ve kamu düzeni gibi durumlarda, kanunun bazı hükümlerinin uygulanmamasını öngören maddenin kapsamının genişletilmesi de istendi. Bu doğrultuda, kişisel verilerin işlenmesine ilişkin istisnaları düzenleyen madde kapsamına “özel niteliği olan kişisel veriler” ile “kişisel verilerin üçüncü kişilere aktarılmasının” da alınması gerektiği ifade edildi. 

Jandarma’dan bir talep daha
Jandarma, tasarının “hukuka uygunluk sebeplerini” düzenleyen maddesinde de değişiklik talep etti. Kişinin temel hak ve özgürlükleri ile meşru çıkarlarına zarar vermediği sürece, “veri kütüğü sahibinin kendi haklı çıkarları” için kişinin rızası bulunmaksızın veri işlenmesine olanak sağlandığı anımsatılan yazıda, “kendi haklı çıkarları” ibaresinin, oldukça geniş kapsamlı ve belirsiz nitelikli olduğu savunuldu.
  Bunun yerine, “kanunlarla verilen görev ve yetkilerin yerine getirilmesi amacıyla...” ifadesinin konulması istendi.

 

 

DERSİM HALKI DİRENECEKTİR

Mustafa Elveren (Em.Öğrt.)

Dersim halkına her türlü baskı, işkence, ölüm ve sürgün sistemli olarak yıllardır uygulanmakta olduğunu, “Resmi Tarih”in dışındaki kaynaklardan ancak öğrenebiliyoruz. Yine “Resmi Tarih”in masallarıyla, YİBO’ların devşirmesiyle, CHP’nin resmi ideolojisiyle sürekli etkilemeye çalıştılar. Büyük ölçüde başarı da sağladılar. Bu kadar yalan ve asimilasyona rağmen, yine de Dersim halkını yok edemediler. Egemen sistemin yöneticileri tarafından bu defa kirli savaşın bir ürünü olan koruculuğu dayatmaktadırlar.

Ferhat gibi nice ozanların fışkırdığı, “Ser verip, sır vermeyen” devrimcileri bağrına basan, Pir Sultan gibi direnen Önder Seyit Rıza ile Çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ı yaratan, tüm baskılara, sürgünlere ve katliamlara rağmen hala ayakta kalmasını başarmış olan bir Dersim’i koruculaştırmaya kalkışmak, Türkiye’ye ve halklarına en büyük kötülüğü yapmak demektir. Dersim halkına koruculuğu dayatmak demek, Türkiye’yi mayın tarlasına çevirmek demektir. İnsanın düşünmek bile istemediği çok acı olaylara neden olabilir.

Ülkemizin en büyük tabiat ve kültür zenginliğini taşıyan, dağları, vadileri, asi suları, direnişçileri, devrimcileri yüzlerce türkülere ve ağıtlara konu olmuş bir Dersim’i yok etmeye çalışmak, hiç bir vicdana sığmaz. Cumhuriyet’i ve Kemalizm’i (Kemalizm hala tartışma konusudur) koruma bahanesiyle Dersim’i Pir Sultancı Kızılbaşlığından ve Kürtlüğünden soyutlamak için “Tunçeli”nizle kan deryasına çevirdiniz. Dersim halkı direne direne bu zihniyeti kıracaktır.

Dersimli Hemşehirlim “İhtiyar Delikanlı”  Özgür Politika Yazarı Değerli Haydar Işık’ın Dersimle ilgili yazılarından etkilendiğimi itiraf etmem gerekir. Sevgili Haydar Işık bir yazısında “Diren Dersim” diye başlık koymuştu. Ben de diyorum ki, 90’lık Pir Ali Haydar Cilesun ile 70’lik Haydar Işık gibi Dersim’in “İhtiyar Delikanlı’ları var oldukça, Dersim halkı her zaman direnecektir.

“İhtiyar Delikanlı” Sayın Haydar Işık’ın yayımladığı bildirideki şu sözlerini çok anlamlı ve barış için önemli buluyorum.“Bugüne kadar koruculuğu almayan Dersimli Kürtler onuruna sahip çıkacak ve koruculuğu namertlik görüp geri çevireceklerdir. Halkların kardeşçe yanyana yaşamaları için; koruculuk kaldırılsın, Munzur'da barajlar yapılmasın, savaş dursun. Kürtlere özgür ve özerk anayasal yönetim sağlansın.“ (14.06.2008 / Gomanweb)

Haydar Hoca çok şey mi istiyor? Aslında bunlar Türkiye’nin demokrasi açılımı için gerekli olan evrensel insan haklarıdır. O nedenle Sevgili Hocamın bu sözlerine aynen imzamı atıyorum. Diğer kürt aydın ve siyasetçilerinin de bu „Özerklik ve özgürlük“ projesine sahip çıkmaları gerekir. Projenin kimden çıktığı değil, içeriği ve olabilirliği önemlidir. Türkiye’nin Kürt, Alevi, azınlıklar ile Türk ve islam konularının çözümüyle birlikte çok geniş kapsamlı bir projedir.

Bu ve benzeri projelerle, kendi dilinden özgürlük türkülerini söyleyip, özgürleşen bir Dersim’i yaratabiliriz. Dolayısıyla Türkiye’nin özgürleşmesini sağlayabiliriz.

Halkların barış, özgürlük ve demokrasi istemlerini hala „bölücülük“ diye niteleyenler varsa; gözleri kör, kulakları sağır, dilleri lal olanlardır. (verdiğim örnekle fiziki olarak özürlü insanlarımızı kast etmiyorum, bir yanlış anlama olmaması için bu parentezi açtım) Körlerin, sağırların ve lalların tıpta  tedavisinin yapılması mümkün mü? Onu da Gomanweb yazarlarından Dr.İsmet Turanlı’ya sormak lazım. Çünkü, bundan sonrası beni aşıyor.

14.06.2008 / Gomanweb

MUSTAFA ELVEREN

 

Kürt ve Demokratik Kamuoyuna: Korucu İstemiyoruz

Başbakan Erdoğan'ın Tunceli'ye 1500 korucu kadrosu vereceği haberini basından duymuş bulunmaktayız. Türkiye'nin, halkları tek tip yapma politikası tutmadığı, insanlık ve uygarlıkla bağdaşmadığı, dine imana sığmadığı, çağdaş olmadığı için, on yıllardır haklarını isteyen Kürtlere karşı devletin dayattığı bir savaş var. Başbakan, askeri operasyonları durdurup, halkımızı rahatlatacağı yere, koruculuk kadrosuyla savaşı boyutlandırıp onursuzluk dayatıyor.

Kürt halkının kimliği, dili ve inancı önündeki engeller kaldırılıp anayasal güvenceye kavuşturulsa, yani Kürt sorunu barışçıl çözülse, halkımız özgür yaşasa, ondan ne koruculuk, ne iş ve aş bekler. Askeri operasyonları dursa, Türkiye'nin en büyük doğal park ilan ettiği, şahane güzellikleri olan Dersim turizme açılsa, on binlerce insan iş ve aş sahibi olur. Devlet bu yönde barışçıl çaba içinde olacakken, böl ve yönet politikasını sürdürüp halkımızı birbirine düşüren, onursuzluk gördüğümüz koruculuğu dayatıyor.

Federal Almnya'da kültürler ve dinler arası dialog isteyen Başbakan, asimilasyonun insanlık suçu olduğunu söylerken, Kürtlerin anadil ve inanç hakkını da askere havale ederek savaşla bitirmek istemektedir.

Başbakan'dan Almanya'da yaptığı konuşmasının arkasında durmasını bekliyoruz. Dışarda asimilasyonu insanlık suçu gören, içerde bizzat asimilasyon uygulayıp, koruculuk ve savaş dayatıyorsa, bunu kamuoyumuzun yargısına bırakıyoruz.

Bizler, Federal Almanya kanunlarına uygun, kamu yararı gözetilerek kurulan bir sivil toplum kuruluşu olarak; söz ve öze değer veririz.

Kaldı ki, devlet yüz bine yaklaşan korucu ordusuna rağmen, kendi yarattığı bataklıktan çıkamamaktadır. Bugüne kadar koruculuğu almayan Dersimli Kürtler onuruna sahip çıkacak ve koruculuğu namertlik görüp geri çevireceklerdir.

Halkların kardeşçe yanyana yaşamaları için; koruculuk kaldırılsın, Munzur'da barajlar yapılmasın, savaş dursun. Kürtlere özgür ve özerk anayasal yönetim sağlansın.

Dersim-Gesellschaft für Wiederaufbau/ Civaka Newe Virastina Dersim/ Dersimi Yeniden İnşa Cemiyeti adına, 

Haydar Işık, Başkan

 

14.06.2008 / Gomanweb

AKP’nin paketinden koruculuk çıktı
Tunceli Malazgirt’te, tüm muhtarları toplayan mülki amirler, 1000 korucu kadrosu getirdiklerini söylediler
AKP’nin Tunceli deki “istihdam” açılımından koruculuk çıktı. Geçtiğimiz günlerde bölge komutanı, il jandarma alay komutanı, Mazgirt Kaymakamı ve Mazgirt İlçe Jandarma Komutanı Tunceli merkezde bulunan Bayrak Tepe Alay Komutanlığı’nda Mazgirt’in bütün köy muhtarlarıyla bir toplantı yaptı. Toplantıda konuşan bölge komutanının, “Bütün köylülerimizin bizlere yardım etmesini istiyoruz. Elele verip terörü bitirelim. Biz sizin sorunlarınızı biliyoruz bunun için sizlere 1000 tane kadro getirdik. Gelin bunlardan yararlanın. Sigortanız olur, maaşınız olur, sonrada emekli olursunuz” dediği bildirildi. Ardından konuşan Mazgirt Kaymakamı’nın, yeşil kartların kendilerine yük olduğunu belirterek, bu uygulamayı kabul etmeleri durumunda, yeşil karta ihtiyaçları kaylmayacağını söylediği belirtildi.
Daha önce de Pülümür’de yapılan toplantının diğer ilçelerde de devam edileceği belirtiliyor. 1000 kadronun başta karakola yakın köyler olmak üzere eşit bir şekilde dağıtılacağı, yeterli gelmezse yeni kadrolarında getirileceği belirtildi. Toplantıda koruculuktan “kır bekçiliği” ve “orman muhafaza görevlisi” gibi adlarla söz edilmesi de dikkat çekti. Toplantıda söz alan EMEP Mazgirt il genel meclisi üyesi Salih Gündoağan ise, sorunun şiddetle çözülmeyeceğini, halka iş verir gibi koruculuk dayatmanın doğru olmadığını belirtti ve bu yaklaşımı kabul etmeyeceklerini söyledi. (Tunceli/EVRENSEL)


ABF: ‘Aleviden Korucu olur mu?’
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Ali Balkız, İçişleri Bakanlığı’nın Tunceli Valiliği emrine korucu kadrosu tahsis etmesini eleştirdi. Olayın “Hızır paşalığa davetiye çıkarmak” olduğunu belirten Balkız, Alevilerin bu “devşirme” girişimine olumlu yanıt vermesini kimsenin beklememesi gerektiğini kaydetti.
ABF Genel Başkanı Balkız dün yaptığı yazılı açıklamada, “Yurttaşların ihtiyacı, gübre, mazot, traktör, fabrika, iş olanağı iken bunların yerine ‘korucu olun’ demek, bir devşirme girişimidir. Hızır paşalığa davetiye çıkarmaktır. ‘Muharrem ayında Alevi iftarı’ diye bilinen politikanın bir devamıdır” diyen Balkız, Alevilerin bu çağrıya olumlu yanıt vermesini kimsenin beklememesi gerektiğini söyledi. Alevilerin şiddet, silah, çatışma değil, kardeşlik, barış, özgürce eşit koşullarda bir arada, birlikte bir yaşam için mücadele ettiklerini dile getiren Balkız, “AKP’nin bu devşirme politikası nasıl ki iftar yemeğinde otel duvarları arasında iflas ettiyse, bu yeni girişimi de Tunceli’nin yoksul Alevi köylerinde yankı bulmadan iflas edecektir. Şiddete ve silaha meylederek ‘korucu’ olan Alevileri de özlerine dönmeye davet ediyoruz” dedi. evrensel gazetesi

KORUCULUK ILERDE ICINDE CIKILMAZ SORUNLAR DOGURACAGI ICIN BASTA MAZGIRT OLMAK UZERE TUM DERSIMDE TUTMAYACAK BIR PROJEDIR. INSANLARIMIZ SORUNLARIN BU SEKILDE COZULECEGINE INANMIYOR VE KORUCU OLMAYACAKLARDIR........

Hadi ULUENGİN

 

  huluengin@hurriyet.com.tr

Alışılmaz karar


BUNDAN böyle seçim, meçim düzenlemenin gereği kalmadı. Hiç hácet yok!

Pisi pisine masraf oluyor. Artı, boşu boşuna da vakit kaybına yol açıyor.

Çünkü, işte artık ayan beyán ortada ki Türkiye’de evrensel demokrasi falan değil, "jüristokrasi", yani "yargıçlar iktidarı" hüküm sürüyor.

Ülkemizi "yüksek hakimler"den (!) oluşan bir meslek loncası yönetiyor.

Dolayısıyla da, sen sağ ben selámet, sandık başına giderek boşa kürek çekmeyelim.

* * *

ÖYLE tabii, zira madem "kanun yapıcı" hangi yasayı çıkartırsa çıkartsın "kanun tır-pan-la-yı-cı" onu anında hadım ediveriyor, biz de aklımızı peynir ekmekle yemedik ya!

"Kuvvetler ayrılığı" ilkesindeki en temel unsuru belirlemek için neden yırtınacağız?

Deli diváne miyiz ki, "millet iradesi", "parlamento seçkisi", "hukuk yetkisi" gibi evrensel kıstaslara atıfta bulunmakta ısrarlı davranarak, tatlı canımızı üzeceğiz?

Her şey ortada, ulus mukadderatımızı nasılsa, káh "27 Mayıs idamları cuk oturdu" diye demeç buyuran; káh da emekliliğini alır almaz ya "ordu göreve", ya "Kürt bakkala gitme" sloganlı dergilerde "yazar" (!) oluveren "tarafsız" (!) Ankara hakimleri belirliyor.

O halde, ağzımızla kuş tutsak dahi durum değişmeyecek.

İyisi mi, tevekkeltü táalallah, makûs kaderimize razı olalım ve "yargıçlar cumhuriyeti"nin sultası altında yaşamak fikrine alışalım.

* * *

HAYIR, alışmayalım! Tabii ki ironiyle söyledim, böyle bir sultaya asla alışmayalım!

Çünkü buna alışmak, demokrasiye yabancılaşmayı kabullenmek demektir.

"Şeriat’ın kestiği parmak acımazmış", láf ola, beri gele! Bal gibi de acır! Acır ne kelime, oluk oluk kanar. İrin irin akar. Zira o "şeriat", yani burada "kanun", öz itibariyle bir yorum meselesidir.

Ve, Anayasa Mahkemesi’nin hicáp tarzda giyinerek üniversiteye gitmek özgürlüğünü t-ı-r-p-a-n-l-a-m-a-s-ı, söz konusu "yorum"da çizmeyi aşmanın son raddesidir!

* * *

ÖYLE, çünkü bütün demokratik hukuk sistemlerinde, yukarıdaki tür yargı organları, "kanun yapıcı"nın onayladığı yine yukarıdaki tür yasaları ancak ş-e-k-l-e-n değerlendirebilir.

Zaten aynı ilke Anayasa’nın 148. maddesinde, "sadece" kelimesi bilhassa eklenerek, "Anayasa değişikliklerini ise sa-de-ce şekil bakımından inceler ve denetler" diye yer alır.

Dolayısıyla "esas"ı yalnız ve yalnız, o "kanun yapıcı" sıfatını taşıyan Meclis belirler.

Diğer bir deyişle, mahkeme, zaten binbir tanımı olan laikliği kendi tarafgir kıstaslarına göre yorumlayıp, tesettürle üniversiteye gitmenin aynı laikliğe aykırı olduğu hükmünü veremez.

Verdiği takdirde ise "kanun denetleyici" yetkisini aşar. Demokratik hukuku da aşar! Bizzat kendini "kanun yapıcı" yerine koymuş olur ki, sonu o "jüristokrasi"ye gider.

* * *

ÖTE yandan, üniversite kelimesi evrensel anlamına gelen "universalis"ten türemiştir. Dolayısıyla, buralar en çok özgürlük tanıyan kurumların başında gelirler. Öncüdürler.

Zaten, laik - anti-laik çelişkisine rağmen Türkiye’de dahi kutupların en uzlaştığı nokta, oralardaki giyim serbestisidir. Öğrenci ve veliler yargıçlardan sonsuz defa daha hoşgörülüdür.

Kaldı ki, aldığı kararla bu çelişkileri şimdi bilhassa bilemiş olan Anayasa Mahkemesi, o Türkiye’den başka, o üniversitelerde hicábın yasaklandığı kaç demokratik ülke gösterebilir?

Yoksa, tereciye tere satmak anlayışına göre, aynı mahkemenin "yükseek" yorumu ve "engiiiin" bilgisi, buralardaki laiklik anlayışı "gerçek laiklik" (!) saymamakta mıdır?

Her halükárda da, "jüristokratik" bir "yargıçlar cumhuriyeti"ne gidişat artık, demokrasilerin asla alışmayacağı ve asla alışamayacağı bir rotaya doğru sürüklenmektedir.


 
01/06/2008
 

DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ NEDENİYLE

Nehirler Özgür Akarlar, Munzur’uma Dokunma

Demek için

İçsel coşkunu, fırıldağını, zırıltını, tefini, gitarını, davulunu, bavulunu, eşini, çocuğunu, arkadaşını, sevgilini, komşunu kap

5 Haziran 2008 Perşembe günü saat 12,30 BEYOĞLU Tünele GEEELLLLL.

İçini dök Kendine Gel,

Kendin İçin Gel! , Çocukların İçin Gel! Sevdiklerin İçin Gel! Hayvanlar İçin Gel!

Ağaçlar İçin Gel!

Gezegen için

Şimdi ve Gelecek İçin.. Munzur’da Barajlar Hayır, Siyanürlü altına hayır, Mayına, Orman yangınlarına HAYIR DEMEK İÇİN

Gelllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

Tunceli Dernekleri Federasyonu TUDEF

 

 
 
DERSİM (11.05.2008) - Dünya'nın bir çok yerinde kadınlar, anneler gününü mutlu bir şekilde kutlarken, Dersimli Zeynep anne yüreğinde ki büyük acılarla anneler gününe giriyor. Eşi Hasan Çiçek 1994 yılında askerler tarafından öldürüldükten sonra yakılan ve adı kayıp hanesine yazılan Zeynep Çiçek’in bir oğlu da 2002 yılında Hozat'ta patlayan bomba ile sakat kaldı. Zeynep ananın acısına geçtiğimiz yıl oğlu Rıza Çiçek'in askerler tarafından tarandıktan sonra 'terörist' ilan edilmesiyle kat be kat arttı. Zeynep anne şimdi yoksul evinde yoksul yaşantısının içinde yaralı oğlu Rıza Çiçekle anneler gününü geçirecek.

Bugün anneler günü, mayıs ayının ikinci pazarı. Bir çok anne savaşın olmadığı bir ortamda çocuklarına sarılacak, barışın zevkini tadını çıkaracak belki. Birlikte eğlenecekler, birlikte gülecekler, sarılıp koklaşacaklar. Savaş coğrafyasına dönüşen Türkiye'de yaşanan her ölüm, peşinde büyük acıları bırakıyor. Anneler günü belki bütün anneler için büyük sevinçlerin yaşandığı bir gün olacak, ama bölgede bu mümkün mü? Hangi anne var ki yüreğine acı düşmemiş, yalnızlığın, kaybetmenin, çaresizliğin acısını yaşamamış?

BİR YÜREĞE BU KADAR ACI SIĞAR MI?

Dersimli Zeynep annenin de yaşadığı acıları duyunca, 'bir insanın yüreği bu kadar acıyı' kaldırır mı diye düşünmemek elde değil. Her alıştığımız ölüm, yaralanma olayları kayıp insanlar o kadar sıradanlaştığı bir coğrafya da bu kadar acı insanların yüreğine sığıyor, sığdırıyor, yaşamanın çaresi bu acıları yüreğine kabul etmek. Başka çaresi yok, yaşamanın.

EŞİNİ ÖLDÜRÜP, CESEDİNİ DE YAKTILAR

Zeynep Çiçek, daha 58 yaşında yeni geçmiş. Zeynep anne, Hozat'ın Boydaş Köyü'nde evlerin yakıldığı, insanların katledildiği bir dönemde hayat arkadaşı yanından askerler tarafından alınıyor ve bir daha dönmüyor. Askerlerin defalarca evlerini boşaltmaları için baskı yaptığı günlerde, tam evini taşımak için hazırlandığı bir günde meydana geliyor. Zeynep anne, yaşananları şöyle anlatıyor: "1994'te Hayrim 3 yaşındaydı. Atımız salınmış, atı getirmek için gidiyordu. Köyde kimse kalmamış, bizde göç etmeye hazırlanıyorduk. Bana dedi gel davarın önüne atı getirem bizde gidek. Aynı anda asker geldi, aldı yanımda. Ben geldim davarı ağılın içine koydum, oradan ses geldi. Bir tepenin üstündeydi. Asker bize yol göster dedi. Dedi ki amca biz yol bilmiyoruz bize yol göster dediler. Dedi ki teyzeciğim sen geri dön, bende arkalarında gidince. Teyze sen dön dedi. Ben dedim kurban olam benim kimsem yoktur, Küçük oğlum var yanımda, onu nereye götürüyorsunuz. Dedi teyze bize yol göstersin geri dönsün dedi. Ben de davarı topladım köyün karşısına getirdim, 3 kere tüfek sesi geldi. Baktım asker hep geldi köyün yukarısında toplandı. Oldu sabah asker bizim evi sardı, bir tane yine asker kapının önünde durmuş. Dedim asker abi, Hasan Çiçek'i aldılar ne yaptılar. Ama o asker ağlıyor, dedi ki 'teyzeciğim komutanın yanına git'.

GERİYE ELBİSELERİ VE YANMIŞ KEMİKLERİ KALDI

Askerin gitmesinin ardından 3 yaşındaki oğluyla dağın başında evinde tek başına kaldığını anlatıyor Zeynep ve ekliyor, "Kimse bana sahip çıkmadı." Köyde 3 yaşında ki oğluyla yalnız başına kalan Zeynep anne, 20 gün sonra Hozat'a gidebiliyor. Büyük oğluyla birlikte tekrar eşinin cesedini aramaya koyulan Zeynep anne, "Götürüldüğü zamam 3 tane tüfek sesi geldi. Gittik ölüsünü yakmışlar, öldürmüşler ölüsünü de yakmışlar. Ben işliğini aldım getirem savcıya verem. Mermi bir de aldık. Yağmurluk yanında asılıydı, getirdik savcıya verdik. Orada ben dengemi kaybetmişim, oğlumda bayıldı öyle babasını görünce" diyerek yaşadıklarını anlattı. Kıyafetlerinden eşini tanıdı Zeynep anne, geriye kalan kemikleri getirip bir mezara koydular, ama resmiyette Hasan Çiçek halen kayıp görünüyor. Devlet o infazı hiç bir zaman kabul etmedi.

KÜÇÜK OĞLU PATLAYAN BOMBAYLA SAKAT KALDI

Köyden ayrılmak zorunda kalan Zeynep anne, Hozat'a yerleşti. Çocuklarının yanına gidip geldi, İstanbul'a. Zeynep anne, Hozat'ta küçük oğlu Hayri ile birlikte yine yaşam mücadelesi vermeye başladı. Köhne bir ev tutan Zeynep anne oğlu Hayri'yi okutmak ister ve onu okula yazdırır. Ancak Hayri'nin ne parası vardır, ne de okula götürecek bir defteri ve kalemi. Yine aynı şekilde yoksul olan arkadaşlarıyla kafa kafaya verip, 'demir toplayıp' satarak kazandıkları parayla kendilerine defter almaya karar verirler. Ama bu büyük bir felakete yol açar. 26 Ekim 2002 tarihinde askeriyeye ait atış poligonu civarında hurda demirleri toplayan Hayri ile arkadaşları buldukları patlayıcı maddenin infilak etmesi sonucunda ağır yaralanırlar. Olayda Hayri'nin 3 arkadaşı hayatını kaybederken, Hayri ise artık eski yaşamına dönemez. Zeynep anne, olay gününü çok iyi hatırlıyor. "Benim küçük oğlum Hayri buraya geldik, maddi durumuzun perişandı. O tarafa gitmiş kırıntı toplayıp getirsin ki kendisine defter alsın. 15-16 yaşında okula verdim, defter kalemi yoktu. Kimse bize yardım yapmıyordu. Gidip getiriyorlar ama bilmiyorlar ki bombadır. Getiriyorlar indirdiği yerde patlıyor. Evdeydim bir ses geldi. Ben dedim ne olmuş, bende koştum gittim. Dediler ki Hayrim ölmüş. Ben önce dedim hakkat o da ölmüş. Ben yine dengemi kaybetmiştim. Oğlum baygındı kanlar içinde. 3 ay Hayrim orada kaldı. Yatak yiyecek parası benden almadı. Ama ilaçlar hep biz Malatya'da getirdik" diyerek yaşadığı zorlukları anlattı.

Bunca acı yaşayan ve sefaletin de yaşamını zorlaştırdığı Zeynep anne, yaşadığı tüm bu acıların üstüne birde oğlu Rıza'nın acısı eklendi. Rıza Çiçek'i hepimiz askerler tarafından vurulduğu ve hemen 'terörist' ilan edildiği için yakından tanıyoruz. Ama Rıza'nın annesi Zeynep annenin yaşadıkları ise oldukça büyük trajediyi andırıyor. Zeynep anne, Hozat'ta fakir bir yaşamı sürdürürken yaz tatilinde yanına oğlu Rıza gelir. 2007 yılının yazını Hozat'ta geçiren Rıza, annesine kışlık odun toplamak için köye doğru dayısının oğlu Bülent Karataş la yola koyulur. Ormanda askerlerin açtığı ateş Bülent'in yaşamının sona ermesine Rıza'nın da ölümle pençeleşmesine neden oldu. Acı üstüne acı yaşayan Zeynep anne, oğlu Rıza'nın da aynı kaderi yaşamasıyla tekrar yıkılır. Haberin kendisine gelmesiyle bayıldığını belirten Zeynep anne, "Ben Hozat'taydım yayladaydım. Haber geldiğinde bayılmışım. Arabaya koydular. Zannediyorum Rıza da ölmüş. Orada tansiyonum çıktı" dedi. Oğlunun yaşadığını öğrendiğinde büyük sevinç yaşadığını belirten Zeynep anne, oğlunun hastanede geçirdiği günlerde dahi yanına doğru düzgün gidememiş. Parası olmadığı için oğlunun durumunu öğrenmek için hastaneye bile gidemeyen Zeynep annenin durumu, oğlu Rıza'nın tutuklanıp 'terörist' ilan edilmesiyle de değişmedi.

KOMŞUSUNDAN ALDIĞI BORÇ PARAYLA OĞLUNUN ZİYARETİNE GİTTİ...

Dersim'deyken oğlunu 2 haftada bir komşusundan aldığı borç parayı yol parası yaparak ziyaret eden Zeynep anne, Rıza Malatya'ya götürülünce daha da zor durumlar yaşadı. Oğlu Malatya'da kaldığı süre içerisinde ancak 3 kez ziyaretine gidebilen Zeynep annenin tek isteği oğluna sahip çıkılması.

Hozat'ın dar sokaklarından geçilerek gidilen dışarıdan dahi harabe bir köy evini andıran 2 katlı evin daracık tahta merdivenlerini tırmanarak geçtiğimizde yine duvarları toprakla sıvalı bir evde yaşıyor Zeynep anne. 2 ayda bir bağlanan 70 YTL yardım parasını alıyor, 60 YTL'sini kiraya veriyor, geriye kalanla da 2 ay geçinmek zorunda. Bazen kız kardeşi bazen çocukları küçük miktarlarda yardım etsede kendisine, Zeynep annenin yükü şimdi daha da ağır
 
 

WWW.GELİNCİK-KUPİK.TR.GG


 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=